Travesti mahkumun cezaevi anıları kaleme alındı

Yeni Güvenlik Yasası, “pembe” cezaevi ve ayrımcılık karşıtı yasa tasarısında cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin yer alıp almayacağı tartışmaları sürerken LGBTİ’lerin ceza infaz sisteminde karşılaştıkları sorunlar ve bu sorunlara öneriler “Hapishanede LGBTİ Olmak” panelinde konuşuldu.

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum (CİSST) Derneği’nden Zafer Kıraç kendi çalışmalarını, yaptıkları saha araştırmalarını ve konuyla ilgili uluslararası standartları aktardı. Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği’nden Buse Kılıçkaya ve eski bir travesti erkek mahkûm olan Deniz ise cezaevlerinde kendi karşılaştıkları sorunlar üzerinden deneyimlerini paylaştı.

“Türkiye cezalandırıcı dediğimiz bir adalet sistemini seviyor”

Zafer Kıraç, Türkiye’deki ceza infaz sisteminin mahpusları zaten potansiyel suçlular olarak algılayan ve hapishanelerde de cezalandırıcı yöntemlerle karşı karşıya bırakan bir yapısı olduğunu vurguladı. Türkiye’de insanların iki yere kendilerinin asla “düşmeyeceklerini” düşündüklerini belirten Kıraç, bu mekânların hapishaneler ve akıl hastaneleri olduğunu söyledi.
“Hepimizin, herkesin gidebilme ihtimali olan bir yer hapishane. Bu mekânların ve buralarda bulunan insanların bizlerden bu kadar izole edilmesine izin vermemeliyiz. Cezaevlerinde bulunan insanların üçte biri tutuklu ve bunların da %50’si adalet sistemince suçsuz bulunanlar. Ancak Türkiye’de yargılama sürecinin uzunluğu bu tutukluluk sürelerinin 3 yıl ya da 5 yıl devam etmesine sebep oluyor.”

CİSST olarak bir yıl önce “Özel İhtiyaca Sahip Mahpuslar” araştırmasını yaptıklarını belirten Zafer Kıraç, sonuçların ve önerilerin bir kitap olarak yayınlandığını ifade etti. Bu araştırmada LGBTİ mahpuslara yönelik Adalet Bakanlığı’na bilgi edinme başvurusu dâhilinde sorular yönelttiklerini ve resmî cevap aldıklarını söyledi, verileri paylaştı.

“Erkeklerin beni aramasını istemiyorum diyerek cinnet geçirdim”

Pembe Hayat’tan Buse Kılıçkaya 2001 ve 2008 yıllarında “polise direnmek” suçlarından ceza aldığını ve farklı cezaevlerinde tutuklu bulunduğunu anlattı.
Ceza infaz memurları tarafından sürekli tacize, psikolojik işkenceye ve tehdide uğradığını belirten Buse Kılıçkaya deneyimlerini şöyle aktardı:

“Beni tuttukları yer bir tecrit hücresiydi. Erkekler kısmında tek kişilik bir odadaydım. Ceza infaz memurları gece bir anda kapıyı açabiliyorlar, beni yukarı yanlarına davet edebilme, tecavüz girişiminde bulunma cesareti gösterebiliyorlardı. Banyodan haftada 1 gün yararlanma hakkı tanıyorlardı. Havalandırmaya çıkma hakkım yoktu, engelliyorlardı.”

“Bana uygulanan taciz aileme de uygulanıyordu”

“Ailem beni ziyarete geldiğinde de bu ayrımcılık ve kötü muamele devam ediyordu. Bana uygulanan taciz onlara da uygulanıyordu. Gelmelerini istemiyordum artık, bunları görmesinler diye. Hormon ilaçlarını alamıyorsun, kıyafetlerine müdahale ediliyor. Sen kimsin de kitap okuyacaksın denerek kitap okuma hakkım engelleniyordu. Ben 20 gün yemek yemedim, ölmek üzereydim. Atıldığım yer insanlık onuruna yakışmayacak bir yerdi.”

“Cezaevi müdürü küpe takıp etek giyeceksin diyordu”

Eski bir travesti erkek mahkûm olan Deniz ise 7 yıl cezaevinde kaldığını, sürekli bir yaftalamaya maruz kaldığını, yemek arkadaşlarının bile kendisiyle görüşmemeleri için tehdit edildiklerini anlattı.

“Odamda tek başımaydım ve herhangi biriyle konuşmaya çekiniyordum yaftalarlar diye. En büyük sıkıntıyı açık cezaevinde yaşadım. Cezaevi müdürü kılık kıyafet ve tarzıma karışmak istedi. Küpe takıp etek giyeceksin diyordu. Yalnız başıma bir arkadaşımla oturup dertleşemiyordum. Tehdit ve yalan ifadelerle tekrar kapalı cezaevine göndermek istiyorlardı beni. Mahkûm arkadaşlarıma Deniz hakkında şöyle ifade vereceksiniz diye baskılar yapılıyordu. En son 2 trans erkek arkadaşım bu müdür yüzünden firar ettiler, 3 kişi intihar etti, 2 travesti erkeği de cezaevi altındaki hücrelere sokup işkence yaptılar. Bunların hiçbirisi basına yansımıyor. Üzeri örtbas ediliyordu.”

Sosyal hizmetler öğrencileri ve “Aynı Gökyüzüne Bakıyoruz” aktivistlerinin katılımının yoğun olduğu panel soru cevap kısmıyla devam etti. İzmir’de açılması planlanan “Pembe Cezaevi” meselesinin de tartışıldığı soru cevap kısmında sivil toplum örgütleri olarak neler yapılabileceği de konuşuldu. Bakanlığın bu konuyla ilgili sivil toplum örgütleri ve aktivistlere danışmadığı, devletin böyle bir cezaevine ihtiyaç varmış gibi göstermeye çalıştığı vurgulandı. Olası sıkıntılar ve hak ihlalleri tartışıldı.

Bu yazıyı beğendiyseniz devamını istanbul travestileri , travesti kategorilerimizden okuyabilirsiniz.

İstanbul’un genel tarihi hakkında bilgilendirme yazısı

İstanbul’un tarihi üç yüz bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Küçükçekmece gölü civarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda, insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır.

Bu dönemde gölün çevresinde, Neolitik ve Kalkolitik dönem insanlarının yaşadığı tahmin edilmektedir. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt paleolitik çağ’a, ağaçlı yakınlarında ise, orta paleolitik ile üst paleolitik çağ’a özgü aletlere rastlanmıştır.

M.Ö.5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy-Fikirtepe olmak üzere, Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı’da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4.yüzyılda imparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonrada yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda imparator Constantin ile hıristiyanlığın merkezlerinden bir olan İstanbul, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra da Müslümanların en önemli kentlerinden biri sayılmıştır.

Roma(330-395), Bizans(395-1453) ve Osmanlı(1453-1922) imparatorluklarına başkentlik yapan İstanbul’un adı, Osmanlı devlet arşivi( Hazine-i evrak ) belgelerinde Asitâne, Âsitâne-i saadet, Âsbitane-i Âliyye, Belde-i Tayyibe, Dâr-ı saadet, Dâr’us Saltana, Dâr’us saltanat’il Âliye, Dâr’us Saltanat-us Seniyye, Dâr’ûl Hilâfe, Derâliye, Der-i Devlet, Der-i saadet, Dersaadet, Konstantiniyye, Konstantiniyye-i Mahrusi şeklinde geçer.

Bizantion dönemi:(M.Ö.660-M.S.324) Yunanistan’dan gelen Megara’lılar M.Ö. 680 yıllarında Marmara denizini geçerek İstanbul’a ulaştılar ve bugünkü kadıköy’de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. Körler ülkesi olarak da anılan Halkedon’un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660 lı yıllarda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Megara’lıların bir kolu da bugünkü Sarayburnu’nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdular. Efsanaye göre Delfi tapınağında ki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megaralı’lar, komutanlarının adından hareketle buraya Bizantion adını verdiler. Bu yörede Megaralı’lardan önce bazı Trak topluluklarının yaşadığı bilindiği için, Megaralı’lar ile yerli halkın kaynaştığı sanılmaktadır.

Tarihi kaynaklara göre, istanbul şehrinin en eski adı Buzantion, daha sonra ki telaffuzlara göre Byzantion dur.

Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269 yılında Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202 yılında Makedonyalıların istilasından korkan Bizantion, Roma’dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentde Roma imparatorluğu etkisi başlamış ve M.Ö.146 yılında kent tamamen Roma’nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent statüsü de sona ermiştir.

73 yılında Bizantion Roma’nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkı da bulundu. 193 yılına gelindiğinde Roma imparatoru Septimus Severus, Partların tarafını tutan Bizantion’u kuşatarak kenti yağmaladı ve surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip kenti de imar etti. Yeni sokaklar ve binalar yaptırdı. Hipodrom inşaatını başlattı. 269 yılında kent bu kez Gotların saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir alana sütunlarını diktiler. 313 yılında Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus Nicomedialılarla yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.

Roma imparatorluğu başkenti (324-395): Bizantion Roma’nın doğusunun yönetim merkezi olarak seçildi.Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içinde ki önemli rolünüde belirlemiş oldu. I.Constantinus(324-337), Romalı soyluları Bizantion’a çağırarak kentin Romalı nüfusunu arttırdı. Yeni başkentin konumu yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi.Kent içi su dağıtım tesislerinin temelleri atıldı. Savunma amaçlı yeni sur yaptırıldı. Septimus Severius’un başlattığı hipodrum inşatı tamamlandı. Yüz bin kişilik hipodromun genişliği 117 metre uzunluğu ise 480 metreydi.Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykellerle süslüydü. Bu heykellerin en önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri, Venedik’e San Marco meydanına taşındı. Hipodrom’da ki[Sultanahmet meydanı] imparatorluk sarayı[Sultanahmet caminin bulunduğu alan] ve anıtsal ibadethaneler, Akropolis[Topkapı sarayının yapıldığı yer] yapıldı. Önceleri Nea(yeni) Roma adıyla anılan kenti, I.Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 mayıs 330 tarihinde ise kentin ismi Constantinopolis olarak değiştirildi. Önce Aya irini, 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıran I. Constantinus kenti Hıristiyan aleminin en önemli merkezlerinden biri haline getirmiştir.

Bizans İmparatorluğu dönemi(395-1453): 476 yılında batı Roma imparatorluğunun yıkılmasından sonra Doğu Roma imparatorluğu, Bizans imparatorluğuna dönüşmüş ve İstanbul kenti de bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir.

6. Yüzyılın ortaları, Bizans imparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcı olmuştur. İmparator I.Jüstinyen yönetiminde ki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543 yılında kentde görülen ve nüfusun yarısının ölümüne neden olan veba salgınının izleri silinmiştir.

7.8. ve 9. yüzyıllar İstanbul için kuşatma yılları olmuştur. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar’ın saldırısına uğrayan kenti sekizinci yüzyılda Bulagarlar ve Arap müslümanlar, dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar. 1204 yılında kent, Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasında ortaçağın en büyük kenti olan İstanbul, 40.000-50.000 nüfuslu harap ve yoksul bir kente dönüşmüştür.

Bu dönemden sonra İstanbul devamlı fakirleşmeye ve küçülmeye başladı. Kentin zengin ve soyluları İznik’e taşınmaya başladı. Latin imparatorluğu sadece İstanbul ve yakın çevresinde egemenlik kurabildi. İznik(Nikia), Trabzon ve Yunanistan’da ki Epiros’da bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Bizans imparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu arada Latin imparatorluğu çok fakirleşmiş, hatta imparator II.Baudouin, ısınmak için sarayın ahşap bölümlerini yakmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos hanedanı İstanbul’u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul’da Latin dönemi sona ermiş oldu.

Osmanlı imparatorluğu dönemi(1453-1923): Kent, 1391 yılından başlıyarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396 yılında I.Bayezid(1389-1403), Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı. Kenti almaya kararlı olan II.Mehmed de[fatih Sultan Mehmet](1451-1481), Bizans’a kuzeyden gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz’ı tutarak önlemek için bu defa kentin Rumeli yakasına Rumelihisarı’nı inşa ettirdi. İstanbul’un fethi hazırlıkları bir yıl önceden başladı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşan büyük bir donanma meydana getirildi. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Kuzeyden ve güneyden gelebilecek yardımları engellemek için tüm noktalar kontrol altına alındı.Cenevizlilerin elinde bulunan Galata’nın, savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk öncü Osmanlı kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi, 29 Mayıs 1453 tarihinde sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesi ile sona erdi. Bu tarihden itibaren İstanbul, bir Osmanlı kenti oldu.

Fetihden hemen sonra şehrin kalkındırılması için, yeni iskan bölgeleri oluşturuldu. Bizans’ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kent de, öncelikle eskiden kalmış binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans alt yapıları üzerinde Osmanlı Kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul, arık imparatorluğun başkenti olmuştu.

Nüfusu arttırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler, daha sonra ki İstanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459 yılında İstanbul, her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri, idarenin merkezinin olduğu suriçi, diğer üçüde sur dışında yer alan Bilad-i Selase olarak adlandırılan Eyüp[Büyük ve küçük çekmece, çatalca, Silivri dahil], Galata ve Üsküdar’dı. 1457 yılı sonunda, Eski başkent Edirne’nin uğradığı büyük yangın sonucu, şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, Fetihden 50 yıl sonra Avrupa’nın en büyük şehri haline geldi.

16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, küçük kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. Sekiz şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artcı sarsıntılarla 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı ve binlerce kişi öldü. İstanbul 1510 yılında Sultan II.Bayezid tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden, günümüze gelebilen eserlerin çoğu bu dönemde yapılmıştır.

1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde ki İstanbul, bir çok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulaşan bir kent planına kavuşarak gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda yapı inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi, İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır.

lale devri olarak da anılan Nevşehirli Damat İbrahim paşa’nın sadrazamlığında ki 1718-1730 yılları, itfaiye teşkilatının kurulması, ilk matbaanın açılması ve çeşitli fabrikaların kurulmasıyla, İstanbul’un değişmeye başladığı yıllardır.

3 kasım 1839 da Topkapı sarayı’nın Gülhane bahçesinde okunarak halka ilan edilen Tanzimat fermanı ile İstanbul’da yeni bir dönem başlamıştır. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde, İstanbul’da; mimariden yaşam tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar bir çok alanda aşamalar ve yenilikler yaşanmıştır.

İstanbul güzel semti Boğaziçi

BOĞAZİÇİ

“Bu asrın ilk yıllarında Boğaziçi en çok hatıra getirdiği eski Venedik gibi sanki bir göl tarzında kendi üstüne kapanmış ve kendine mahsus adetleri ve zevkleri olan büsbütün hususi bir alemdi. Barındırdığı bir çok an’aneler kendine has tabiatının hususiyetlerine katılarak ona, bazı kısımlarıyle eş bulunduğu İstanbul medeniyetinden bile aynlan, hususi bir medeniyet kurmuş oluyordu.
Her sene, zamanı gelince, İstanbul’un birçok semtlerinden Boğaz’ın mahallelerine göçler başlardı. Boğaziçi’nin kenarlarına yapılmış ve hala kısmen olsun eski erkan sedirleri, kerevetler üstünde şilteler ve halılar üstünde yer minderleri gibi eski eşyalarla döşenmiş geniş gönüllü yalılara taşınılırdı.
Boğaziçi’nde bilhassa sularla ışıkların oyunları esrarlı bir canlılıktadır. Yalıların Boğaz’ı seyretmeye ayrılmış ön odalarında sulara çarpan ışıkların içeriye sıçramış akisleriyle birdenbire oda duvarının bir parçası bir vücudun derisi gibi ürpermeğe ve başınızın üstünde, tavanın bir parçası, bir nehrin altın sulariyle akmağa başlar. Karada temelleri üstünde sabit duran yalılar sularda, baş aşağı,temelleri havada, yüzmeğe koyulurlar. Yosun kokulu kayıkhaneler denizin mırıldanan sularını yalının, bir zemin kat odasının ta altına getirirler.

ÇAMLICA

İstanbul’un en tanınmış mesire yerlerinderı olan Çamlıca, şehrin Anadolu yakasında yer almaktadır.
Büyük Çamlıca tepesi şehrin en yüksek tepelerindendir ve konumu itibariyle olağanüstü bir manzaraya sahiptir. Aynı anda Boğaziçi’nin iki yakasının, adaların ve Marmara’nın görülebildiği Çamlıca tepelerinden özellikle gün doğuşu ve batışını seyretmek doyumsuz bir zevktir.
1980 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile TURING ve Otomobil Kurumu arasında imzalanan bir protokolle Büyük Çamlıca tepesinde, Osmanlı mimarisine uygun, pavyon ve köşklerden oluşan bir restoran ve kafeterya inşa edilerek hizmete sunulmuştur. Bu mekanın işletmeciliği 1995 yılından beri İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülmekte ve İstanbul halkına çok uygun fiyatlarla hizmet sunulmaktadır.

YILDIZ PARKI

Yıldız Parkı , İstanbul ilinin Beşiktaş ilçesinde yer alan tarihi bir parktır. Yıldız Sarayı ve Çırağan Caddesi arasında yer alır. Çırağan Sarayı’nın karşısındadır. İçinde Malta köşkü ve Çadır Köşkü adı altında iki tane köşk vardır. Osmanlı döneminde, özellikle 1600’lerin başlarında ön plana çıkmaya başladı.O zamanlar Kazancıoğlu Bahçesi adını taşıyan ve bu ailenin mülkü olan topraklar padişah IV. Murat tarafından satın alınarak kızı Kaya Sultan’a hediye edildi.Lale Devri döneminde süsleme zevkine dayalı düzenlenen çırağan alemleri sırasında çeşitli eğlencelere mekan olmuştur.1925 te bir İtalyan işletmeciye verilen ve bir casino olarak kullanılan Şale Köşkü, Atatürk’ün müdahalesiyle bu işletmeciden alınmıştır.

Tarihten birgün istanbul’un tarihi ve güzellikleri

İstanbul’un tarihi üç yüz bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Küçükçekmece gölü civarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda, insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır.

Bu dönemde gölün çevresinde, Neolitik ve Kalkolitik dönem insanlarının yaşadığı tahmin edilmektedir. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt paleolitik çağ’a, ağaçlı yakınlarında ise, orta paleolitik ile üst paleolitik çağ’a özgü aletlere rastlanmıştır.

M.Ö.5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy-Fikirtepe olmak üzere, Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı’da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul’un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4.yüzyılda imparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonrada yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda imparator Constantin ile hıristiyanlığın merkezlerinden bir olan İstanbul, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra da Müslümanların en önemli kentlerinden biri sayılmıştır.

Roma(330-395), Bizans(395-1453) ve Osmanlı(1453-1922) imparatorluklarına başkentlik yapan İstanbul’un adı, Osmanlı devlet arşivi( Hazine-i evrak ) belgelerinde Asitâne, Âsitâne-i saadet, Âsbitane-i Âliyye, Belde-i Tayyibe, Dâr-ı saadet, Dâr’us Saltana, Dâr’us saltanat’il Âliye, Dâr’us Saltanat-us Seniyye, Dâr’ûl Hilâfe, Derâliye, Der-i Devlet, Der-i saadet, Dersaadet, Konstantiniyye, Konstantiniyye-i Mahrusi şeklinde geçer.

Bizantion dönemi:(M.Ö.660-M.S.324) Yunanistan’dan gelen Megara’lılar M.Ö. 680 yıllarında Marmara denizini geçerek İstanbul’a ulaştılar ve bugünkü kadıköy’de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. Körler ülkesi olarak da anılan Halkedon’un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660 lı yıllarda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Megara’lıların bir kolu da bugünkü Sarayburnu’nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdular. Efsanaye göre Delfi tapınağında ki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megaralı’lar, komutanlarının adından hareketle buraya Bizantion adını verdiler. Bu yörede Megaralı’lardan önce bazı Trak topluluklarının yaşadığı bilindiği için, Megaralı’lar ile yerli halkın kaynaştığı sanılmaktadır.

Tarihi kaynaklara göre, istanbul şehrinin en eski adı Buzantion, daha sonra ki telaffuzlara göre Byzantion dur.

Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269 yılında Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202 yılında Makedonyalıların istilasından korkan Bizantion, Roma’dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentde Roma imparatorluğu etkisi başlamış ve M.Ö.146 yılında kent tamamen Roma’nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent statüsü de sona ermiştir.

73 yılında Bizantion Roma’nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkı da bulundu. 193 yılına gelindiğinde Roma imparatoru Septimus Severus, Partların tarafını tutan Bizantion’u kuşatarak kenti yağmaladı ve surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip kenti de imar etti. Yeni sokaklar ve binalar yaptırdı. Hipodrom inşaatını başlattı. 269 yılında kent bu kez Gotların saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir alana sütunlarını diktiler. 313 yılında Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus Nicomedialılarla yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.

Roma imparatorluğu başkenti (324-395): Bizantion Roma’nın doğusunun yönetim merkezi olarak seçildi.Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içinde ki önemli rolünüde belirlemiş oldu. I.Constantinus(324-337), Romalı soyluları Bizantion’a çağırarak kentin Romalı nüfusunu arttırdı. Yeni başkentin konumu yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi.Kent içi su dağıtım tesislerinin temelleri atıldı. Savunma amaçlı yeni sur yaptırıldı. Septimus Severius’un başlattığı hipodrum inşatı tamamlandı. Yüz bin kişilik hipodromun genişliği 117 metre uzunluğu ise 480 metreydi.Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykellerle süslüydü. Bu heykellerin en önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri, Venedik’e San Marco meydanına taşındı. Hipodrom’da ki[Sultanahmet meydanı] imparatorluk sarayı[Sultanahmet caminin bulunduğu alan] ve anıtsal ibadethaneler, Akropolis[Topkapı sarayının yapıldığı yer] yapıldı. Önceleri Nea(yeni) Roma adıyla anılan kenti, I.Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 mayıs 330 tarihinde ise kentin ismi Constantinopolis olarak değiştirildi. Önce Aya irini, 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıran I. Constantinus kenti Hıristiyan aleminin en önemli merkezlerinden biri haline getirmiştir.

Bizans İmparatorluğu dönemi(395-1453): 476 yılında batı Roma imparatorluğunun yıkılmasından sonra Doğu Roma imparatorluğu, Bizans imparatorluğuna dönüşmüş ve İstanbul kenti de bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir.

6. Yüzyılın ortaları, Bizans imparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcı olmuştur. İmparator I.Jüstinyen yönetiminde ki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543 yılında kentde görülen ve nüfusun yarısının ölümüne neden olan veba salgınının izleri silinmiştir.

7.8. ve 9. yüzyıllar İstanbul için kuşatma yılları olmuştur. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar’ın saldırısına uğrayan kenti sekizinci yüzyılda Bulagarlar ve Arap müslümanlar, dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar. 1204 yılında kent, Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasında ortaçağın en büyük kenti olan İstanbul, 40.000-50.000 nüfuslu harap ve yoksul bir kente dönüşmüştür.

Bu dönemden sonra İstanbul devamlı fakirleşmeye ve küçülmeye başladı. Kentin zengin ve soyluları İznik’e taşınmaya başladı. Latin imparatorluğu sadece İstanbul ve yakın çevresinde egemenlik kurabildi. İznik(Nikia), Trabzon ve Yunanistan’da ki Epiros’da bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Bizans imparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu arada Latin imparatorluğu çok fakirleşmiş, hatta imparator II.Baudouin, ısınmak için sarayın ahşap bölümlerini yakmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos hanedanı İstanbul’u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul’da Latin dönemi sona ermiş oldu.

Osmanlı imparatorluğu dönemi(1453-1923): Kent, 1391 yılından başlıyarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396 yılında I.Bayezid(1389-1403), Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı. Kenti almaya kararlı olan II.Mehmed de[fatih Sultan Mehmet](1451-1481), Bizans’a kuzeyden gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz’ı tutarak önlemek için bu defa kentin Rumeli yakasına Rumelihisarı’nı inşa ettirdi. İstanbul’un fethi hazırlıkları bir yıl önceden başladı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşan büyük bir donanma meydana getirildi. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Kuzeyden ve güneyden gelebilecek yardımları engellemek için tüm noktalar kontrol altına alındı.Cenevizlilerin elinde bulunan Galata’nın, savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk öncü Osmanlı kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi, 29 Mayıs 1453 tarihinde sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesi ile sona erdi. Bu tarihden itibaren İstanbul, bir Osmanlı kenti oldu.

Fetihden hemen sonra şehrin kalkındırılması için, yeni iskan bölgeleri oluşturuldu. Bizans’ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kent de, öncelikle eskiden kalmış binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans alt yapıları üzerinde Osmanlı Kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul, arık imparatorluğun başkenti olmuştu.

Nüfusu arttırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler, daha sonra ki İstanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459 yılında İstanbul, her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri, idarenin merkezinin olduğu suriçi, diğer üçüde sur dışında yer alan Bilad-i Selase olarak adlandırılan Eyüp[Büyük ve küçük çekmece, çatalca, Silivri dahil], Galata ve Üsküdar’dı. 1457 yılı sonunda, Eski başkent Edirne’nin uğradığı büyük yangın sonucu, şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, Fetihden 50 yıl sonra Avrupa’nın en büyük şehri haline geldi.

16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, küçük kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. Sekiz şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artcı sarsıntılarla 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı ve binlerce kişi öldü. İstanbul 1510 yılında Sultan II.Bayezid tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden, günümüze gelebilen eserlerin çoğu bu dönemde yapılmıştır.

1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde ki İstanbul, bir çok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulaşan bir kent planına kavuşarak gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda yapı inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi, İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır.