Piksel Piksel Transfobi

Ayyh, yaz geldi sevgili kükü, çok da fena geldi! Bilgisayar başında terleme mevsimi. Beyinlerin kafatası içinde haşlanma mevsimi. Hele ki ‘zatı muhterem’ gibi yılın 12 ayı bilgisayar başındaysanız, kafanız, zihniniz, diliniz, klavyeniz 1 yazıyla ahlâk polisi kesilebiliyor! Öyle keskin ki sevgili Kaan Sezyum, beğenmediğiniz İstanbul’un birer pisliği gibi servis ettiğiniz travestileri, seks işçisi kadınları katleden insanları birer kahraman ilan etmediğiniz kalmış. Çocukların ahlâklı yetişmesi için, dini için, erkekliğine b.k sürmemek için, hatta güzel koktuğu için ‘has erkekler’ öldürüyor o fuhuş yapan insanları. İnsan pardon kadın, çok pardon kadın bile değil travesti!

Çok sevgili Kaan Sezyum, internete ulaşabilen birçok kişi gibi bende yaptığınız işlerden haberdar oluyordum, arkadaşlar arasında muhabbetiniz çokça dönmüştür. Bir arkadaşım Radikal’de ki fotoğrafınıza bakıp “evrimleşememiş” demişti de; kiki kiki gülmüştük. Kiki demişken, yakın zamanlar da bir arkadaşım beni “sezyumlu geceler”e davet etmişti! Davet eden arkadaşım Gey! Tesadüfe bakın ki sanatçı. Öyle ya travesti olacak hali yok! Dediğiniz gibi her işin bir yeri bir zamanı var! Yakın dostlarınızı bilemem ama az çok tahmin ediyorum ki etrafınızda bolca Gey, Biseksüel ve Lezbiyen var… Ama onların kafası basıyor tabi anti-akepeciliğe, anti-tayyipciliğe, onlar sanatçı, danışman, mimar, hoca ve bir o kadar hazzetmezler travestilerden! Bilirim çok ‘kırık’ olanları da vardır aralarında aman canım onlarda geceye renk katar işte!

Nereden çıktı bu İstanbul Amsterdam kıyaslaması? Belli ki arkadaşlarınız Amsterdam’a pek bir försklas gitmişler; ki Amsterdam’ın da iti kopuğu çoktur, orada da transfobikler vardır! Ne hikmetse bu fobiklerin başını da “islamafobi” diye diye ağızları kurumuş Müslüman tayfa çeker! Amsterdam’da bahsettiğiniz kurtarılmış bölge fikrini ortaya atanlar inanın sizin gibi düşünmüyordu, Türkiye’de sizin bu düşüncelerinize denk gelen kişi biraz araştırırsanız bulacaksınız Necmettin Erbakan hoca efendidir… (sanki seks işçilerini tek müşterileri kamyon ve tır şoförleriymiş) gibi “Adapazarı yolunda toplu bir yer yapalım kent içinde ki fuhşu buraya taşıyalım gibi” abuk bir fikirleri bile vardı bir zamanlar! O ahlâkını koruduğunuz çocuğa bile sorsanız size söylerdi: bir gece ansızın çıkacak bir yangında toptan temizlik fikrini!

Demeden edemeyeceğim zaten 1 Mayıs’a TÜRK halkının eğlenmeye gittiğini düşünmek hatta bir güzel eğlendiklerini söylemek bile radikal gazetesinde değil de daha çok yeni şafak, zaman veyahut vakit’te filan okunacak bir algıdır! Bahsini ettiğiniz caddeler, bulvarlar halihazırda ahlâk temizliğine tabii tutulmadı ama cihangir, galata pekala tertemiz artık… bir de Fatih’te Çarşamba muhiti var… Ama ne hikmetse 3 km ötesinde Çapa’da travestiler saat 12 dedi mi atıyorlar kendilerini caddeye! Müşterileri de tabii Mars’ın Pudra vadisinden geliyor!

Evet, sevgili Kaan Sezyum ben bu cumartesi okudum bu vahim yazıyı yaz güneşine bağlıyorum ve umut ediyorum ki, apaçık hedef gösteren ve apaçık nefret ve kine zemin hazırlayan, çanak tutan bu yazınızdan dolayı özür dilersiniz. Size yakışan budur.

Türkiye, Ayrımcılığın Önlenmesi İlkesine Uymuyor

Avrupa Komisyonu’na göre Türkiye’nin ayrımcılıkla ilgili yasal çerçevesi AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değil. Temel haklar alanında lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylere yönelik ayrımcılık devam ediyor.

Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Avrupa Komisyonunun hazırladığı “Türkiye 2010 Yılı İlerleme Raporu”nun gayri resmi çevirisini yayınladı.

İlerleme Raporunda, temel haklarda LGBT’lere yönelik ayrımcı uygulamalar sıralanıyor. Derlediğimiz başlıklar şunlar:

Ayrımcılığın Önlenmesi İlkesine Uyulmuyor
Ayrımcılığın önlenmesi ilkesi Anayasada güvence altına alınmıştır ve bu ilke çeşitli kanunlarla da teyit edilmektedir. Hükümet, ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlik kurulu tesis edilmesine yönelik taslak Kanun hakkında sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve ilgili makamlarla danışmalarda bulunmuştur.

Bununla birlikte, mevcut yasal çerçeve AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değildir.
Lezbiyen, gey, biseksüel ve transeksüellerin (LGBTT) cinsel yönelimleri nedeniyle işten çıkarıldığı ayrımcılık vakaları görülmüştür.

“Alenen teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı işlenen suçlar” hakkındaki Türk Ceza Kanunu hükümleri zaman zaman LGBTT’ye karşı ayrımcılık yapmak amacıyla kullanılmaktadır. Kabahatler Kanunu sık sık travesti ve transseksüelleri para cezasına çarptırmak için kullanılmaktadır.

Devlet Bakanı Kavaf Ayrımcılığa Yol Açıyor
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’nın eşcinselliğin bir hastalık olduğuna dair ifadeleri, LGBTT toplumu ve insan hakları örgütlerinde tepki yaratmıştır. Siyasi şahsiyetler tarafından yapılan olumsuz yöndeki bu klişeleştirmeler, LGBTT kişilerine karşı ayrımcılığa daha fazla yol açabilir.
LGBTT örgütlerinin kapatılması yönündeki mahkeme davaları, raporlama dönemi boyunca
olumlu yönde sonuçlandırılmıştır.

Homofobik Şiddetin Faillerine İndirim Yapılıyor
Homofobi fiziksel ve cinsel şiddet vakalarıyla sonuçlanmıştır. Ahiren Ankara’da transseksüel kişilere karşı polis tarafından uygulanan şiddetin yanında, travesti ve transseksüellerin öldürülmesi endişe verici bir durumdur. Mahkemeler, transseksüel ve travestilere karşı işlenen suçların faillerine “haksız tahrik” ilkesini uygulamıştır.

TSK Aşağılayıcı Tıbbi Testler Uyguluyor
Türk Silahlı Kuvvetleri yönergesinde, hâlâ, eşcinselliği “psikoseksüel” bozukluk olarak
tanımlamakta ve eşcinselleri askerliğe elverişsiz olarak addetmektedir. Askere çağrılan
kişilerin, eşcinsel olduklarını beyan etmeleri halinde fotografik kanıt sunmaları
gerekmektedir. Bazı kişilerinde aşağılayıcı tıbbi testlerden geçmeleri gerekmiştir.

Vicdani Ret Hakkı Tanınmıyor
Vicdani retçilere yönelik dini temelli adli takibatlar devam etmektedir. Vicdani ret hakkının
kamu önünde savunulması mahkûmiyete neden olmuştur. AİHM’nin vicdani retçilere ilişkin verdiği kararları hâlâ uygulanmamıştır. Türkiye vicdani retçilerin mükerrer yargılanmasını ve mahkûm edilmesini önleyecek yasal bir düzenleme yapmamıştır. Yehova şahitlerinin birçok üyesi hakkında vicdani retçi olarak mahkemelerde dava açılmaktadır. Askeri bir mahkeme vicdani ret hakkını reddetmiştir.

Ayrımcılıkla Mücadele İş Kanununda İlerleme Kaydedilmedi
Ayrımcılıkla mücadelekonusundaki AB müktesebatının aktarımına yönelik ilerleme
kaydedilmemiştir. İş Kanunu, bir iş sözleşmesinin sonuçlandırılmasından önceki döneme
uygulanmamaktadır. Türk mevzuatında doğrudan ve dolaylı ayrımcılığın tanımı yoktur. Irk veya etnik köken, din veya inanç, engel, yaş ve cinsel yönelim temelindeki ayrımcılığı kapsayan AB müktesebatı aktarılmamıştır.

Örgütlenme Özgürlüğü Engelleniyor
Yargıtay, 2009 yılı sonunda lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve travesti (LGBTT)
Lambda Derneğinin kapatılması kararını bozmuştur. Benzer bir olayda İzmir Valiliği, Siyah
Pembe Üçgen LGBTT Derneği hakkında ahlak kurallarının çiğnendiğini iddia ederek yeni bir kapatma davası açmıştır. Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının davanın düşürülmesi istemini kabul etmiştir.

Derneklere ilişkin yasal çerçeve büyük ölçüde AB standartları çizgisindedir. Bununla birlikte, dernekler, yasal zorunlulukları yerine getirmede zorluklarla karşılaşmakta ve bazıları orantısız denetimlere maruz kalmaktadır.

LGBTT dernekleri hakkında açılan kapatma davaları dernek kurma özgürlüğünün tam olarak uygulanmasını engellemektedir. Toplanma özgürlüğü konusunda sahada ilerlemeler gözlenmiştir.

Temel Haklarda LGBT’lere Ayrımcılık Devam Ediyor
Temel haklarkonusunda bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Bununla birlikte, derneklerin faaliyetlerinden dolayı adli soruşturmaya ve orantısız denetimlere maruz kaldıkları durumlar halen devam etmektedir.
İdari makamlar tarafından LGBTT derneklerine karşı ahlaki gerekçelere dayanarak dava açılması, örgütlenme özgürlüğünün tam olarak uygulanmasını kısıtlamaktadır.

Hükümet, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulunun oluşturulmasına ilişkin bir kanun tasarısı taslağı hazırlamıştır. Türk Ceza Kanununun “teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı suçlar”a ilişkin hükümleri LGBTT’lere karşı ayrımcılık amacıyla kullanılmaktadır. Kabahatler Kanunu, travesti ve transseksüellere para cezası uygulamak için sıklıkla kullanılmaktadır.

Memem Çıktı, Cinsel Tercihim Değişti!

Muhafazakar homofobik zihniyete heteroseksist bir tondan “Eşcinsellik hastalıktır, tedavi edilmelidir” diyerek yama olmaya çalışan transseksüellerin milletvekili adaylığının eşcinselliğe zararı telafisi mümkün olmayacak kadar büyüktür ve eşcinselliği temsiliyetle uzaktan-yakından hiçbir alakası yoktur. En fazla demokratik geçinerek göz boyayanların oy toplayabilmek için bir kullanımlık göz kalemi olabilirler. Eşcinselliği hastalık olarak gören transseksüel bir aday adayı homofobik zihniyetin tabanının ruhunu okşayacaktır çünkü “Bak eşcinseller tövbeye geldi” diye.

Eşcinsel olarak beni rahatsız edense demokratik olduğunu, herkesi kucakladığını iddia eden partilere aday adayı olanlardan çok, söyledikleriyle yaptıklarının çelişmesinden dolayı o partilerin samimiyetsizliği. Hem herkese gerçekten kucak açıyorsanız-kucaklıyorsanız parti olarak, bir kere de açık ve net eşcinsellerin adı geçsin söylemlerinizde seçim arifesinde. Kaz gelecek yerden eşcinseller esirgenebilir, hatta heteroseksizme hadımlaştırılmış koç olarak kurban edilebilirler değil mi?

Hadım yasası bütün sakıncalarına rağmen elini-kolunu sallaya-sallaya meclisten sorunsuz geçti. (Son öğrendiğim habere göre rafa kaldırılmış, seçimden sonra yasalaşacakmış.) Demokratik ve halkın partisi olduğunu iddia eden ve ilaçla kısırlaştırma konusunda tereddütleri olduğunu ifade eden muhalefetin bir milletvekilinin hadım yasası ile söylediklerine bakar mısınız: “Ancak kamuoyunda bir beklenti var. Kamuoyu beklentisi ile çelişmemek için alt komisyon çalışmaları sırasında sessiz kaldık ve olumsuz oy vermedik.”
E, siz eşcinsellikle ilgili söylediklerinizden de başkalarının beklentileri doğrultusunda sözünüzden dönebilirsiniz öyleyse. Geçmişte bir-iki milletvekilinin eşcinselliğe destekle ilgili söylediklerinin hiçbir önemi yok, olsa bile belli bir saatten sonra-seçim arifesinde olamaz değil mi? Yani sizden bir şey bekleyenler büyük çoğunluktaysa doğruyu, haklıyı göz ardı edip yanlış da olsa çoğunluğun tarafını tutacaksınız sessiz kalarak öyle mi? Aday adayı olan transseksüel de sadece göstermelik anladığım kadarıyla. Ha şunu bileydin dediğinizi duyar gibiyim.

Hadım yasasının insan haklarına uygun olmadığını savunan muhalif partinin bir başka milletvekili de “Bu ilaçların yan etkileri var. Travestiler kullanıyor. Bu ilacı alanların memeleri çıkabilir. Adam yarın mahkemeye gidip ’Benim memem çıktı, cinsel tercihlerim değişti’ diyerek dava açsa ne yapacağız? Ayrıca ilaç bırakıldığında cinsel saldırı durumu başlıyor. Testosteron azaltmak ödül mü ceza mı? Müebbet hapis gibi daha etkin cezalar üzerinde durulmalı” diye konuşmuş.

Bu kadarına da pes doğrusu! Eşcinselliğin hormonlarla ilgisi olsaydı, şimdiye kadar homofobik dünya testosteronla eşcinselliğin kökünü çoktan kuruturdu. Testosteron hormonu normal olan, hatta çok yüksek olan ve bedensel olarak erkekten daha erkek olan eşcinselleri nasıl açıklayacaksınız peki? Testosteron eksikliği eşcinsel olanları bir kat daha mı eşcinsel yapacak? Cinsiyet kimliğini sadece biyolojik olarak algılayan bir zihniyetin farklılıklara bakış açısı da ancak bu kadar olabilir, demokratiklikleri de iktidar sevdasına dayalı oynak olur.

Milletin vekili eşcinselliği tercih edilen cinsel seçenek olarak lanse ederse, millet ne düşünür acaba? Sanki ikramda “Çay mı, kahve mi tercih edersiniz?” der gibi. Tercih edilebilen bir şeyse, tercihler değişebileceğine göre heteroseksüeller bir denesinler bakalım eşcinselliği. Sonra gene kendi asıl tercihlerine dönebilirler bu kadar keyfi, kolay bir şeyse eğer.

Tabulara Dokunan Bir Çalışma

Sosyolog Pınar Selek’in yeniden basılan araştırma kitabı Maskeler Süvariler Gacılar, dışlama mekanizmalarını ifşa ediyor. Karakaşlı “Selek’in sosyoloji ile kurduğu bağ, çalışmalarındaki Etkileyiciliğin en önemli sebeplerinden,” diyor.

Bazen değişmeyen şeylerle ödeşebilmek için geçmişten gelen bir sese ihtiyaç olur. Şiddetin her türünün olağanlaştığı bugünlerde, 15 yıl öncesinden gelen bir kitap işte tam da bu gaflet uykularından bizi uyandıracak o billur sesin işlevini görüyor. Sosyolog yazar Pınar Selek’in bir alt kültürün dışlanma mekânı olarak Ülker Sokağı ele aldığı Maskeler Süvariler Gacılararaştırma kitabı üçüncü baskısıyla bu kez Ayizi Yayınları’ndan bir kez daha bizlerle buluştu. Odak noktasına İstanbul’da 1996’da düzenlenen Habitat II’nin hemen öncesindeki günlerde, Cihangir’deki Ülker Sokak’ta travestilere ve transeksüellere karşı uygulanan şiddeti alan Maskeler Süvariler Gacılar,güncel bir olayı iktidarın ataerkil dışlama mekanizmalarına yönelik kapsamlı bir çerçeveye oturtarak, tartışma zeminini genişletmişti. Bir sokakta birkaç travestiye yönelik münferit bir vaka olarak kurgulanmaya çalışılan dışlama operasyonu böylelikle asıl eksenine otururken, kerelerce tekrarlanışı da bu dışlayıcı şiddetle ödeşmenin aciliyetini ortaya koyuyor. Nitekim yeni baskının önsözünde Yasemin Öz, bu tekrarların temel sebebini berrak bir saptamayla paylaşıyor: “15 yıl önce Ülker Sokak’ta gördüğümüz kâbusu, beş yıl önce Eryaman’da, iki yıl önce Şişli’de gördük, bugün Tarlabaşı’nda görüyoruz. Olayların bu derece benzer olması ironik neredeyse. Ancak bu benzerlik ironiden değil, toplumsal yaşamın ataerkil-militarist- kapitalist-heteroseksist yapısında 15 yıl içinde hiçbir kırılma olmamasından kaynaklanıyor.”

13 Kişi Hayatını Kaybetmişti
Pınar Selek, her tür dışlamanın önkoşullarından olan meşruiyet zeminlerini ve dönemin siyasi- toplumsal iklimlerini sergileyerek öncelikle ataerkil iktidarın öteden beri alt kültür ve öteki olarak tanımlayıp, dışladığı topluluklarla sorunlu ilişkisini ifşa ediyor. Eşcinsellik alt kültürü istikametinde travesti ve transeksüellere, oradan da Ülker Sokağa gelen araştırma, Selek’in sokaktaki çatışmanın hemen ardından burada yaşayan travesti ve transeksüellerle birlikte geçirdiği zamana, diyalog ve ’içerden’ anlama çabalarına yaslanıyor. Araştıran-araştırılan ilişkisini ortadan kaldırma isteğiyle Pınar Selek, katılımcı gözlem ve atölye çalışması ile sözün doğrudan ana kaynağında üretildiği ve paylaşıldığı bir zeminde ilerlemiş. Tarafsız değil, nesnel ve hesap verebilir olmayı benimseyen sosyolog, bu ilk çalışmasından itibaren hep eylemle desteklenen, insana nesne değil, birey muamelesi ile yaklaşan bir bilim ahlakının da en esaslı uygulayıcılarından oldu.

Maskeler Süvariler Gacılar, yazarın dışlananları bir araya getirip, sanat aracılığıyla birlikte üretmeye ve konuşmaya başladıkları Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin de nasıl tuzla buz edildiğini kayıtlara geçirmesi açısından okuru derinden sarsıyor. Tam da bu noktada araştırılan bir konu ve o konunun dışındakiler diye bir ayrım bulunmadığını ve dışlama mekanizmalarının her an hepimizi öğütmeye yeltenebileceğini iliğimizde hissediyoruz. Ülker Sokak’ta o dönem can güvenlikleri kalmayan ve baskılara dayanamayan travesti ve transseksüeller başka semtlere taşınmak zorunda kaldı. Daha bir yıl dolmadan içlerinden 13 kişi hayatını kaybetmişti. Pınar Selek yaşanan şiddeti, hem mekânı ’temizlemeyi’ amaçlayan dışlayan aktörler hem de burada yaşayan dışlananların gözünden anlatırken dışlananları mağduriyet kapanına sıkıştırmadan, bu deneyimden çıkan dönüşümü de yeni baskı için yazdığı önsözde özenle kayıtlara geçiriyor: “Ülker Sokağı dağıttılar. Ama hesap edemediler ki, LGBT hareketi, bu vahşet deneyimini tarihine yazdı. Sadece mağdur olmayı reddettiği, maruz kalınan vahşet üzerinden sonuçlar çıkardığı bu deneyimi, sembolik bir olay haline getirdi. Böylece Ülker Sokak, bir grup travesti ve transeksüelin yaşadığı acı olmaktan çıkarak, özgürleşme politikasının argümanlarından biri oldu.” Pınar Selek’in sosyoloji ile kurduğu kişisel bağ, çalışmalarındaki samimiyetin ve etkileyiciliğin en önemli sebeplerinden biri.

Üstten ya da dışarıdan değil, kendi duruşunu yitirmeden hep tam içinden bakmayı tercih eden Selek, dışlananlarla kurduğu ilişkiyi şöyle anlatmıştı bir söyleşisinde: “Sosyolojiye başladığım andan itibaren gerçekten nasıl bir toplumda yaşıyorum, ben nasıl bir insanım, hangi kelimelerle konuşuyorum, geleceğimi nasıl kuruyorum sorularına yanıt aradığım için toplumun bilinmeyen yerlerinde biraz kendimi de aradım. Çünkü insan sadece kendi bulunduğu çevreyi değil, dışladığını da tanıyarak kendine bakmış oluyor.” Tam da bu nedenle elimizdeki kitabı biz de kendimizle bağ kurarak okuyoruz. Ve Pınar Selek “Bunca yıl sonra bu kitabı yeniden paylaşmak, kasığımdaki kabuk bağlamamış yaraya elinizi dokundurmak gibi,” dediğinde, gerçekten oraya dokunduğumuzu hissediyoruz. Tabulara dokunmaya herkes aynı oranda cesaret edemedi belki ama dokunanlar bize de el uzatmamız için güç verdi. Zaten Pınar Selek tam da bunun çağrısını yapıyor: “Verin elinizi. Zaman makinesinin bizi götüreceği durak çok yakın. Dün gibi.” Yarınımız dünden farklı olsun istiyorsak bu çağrıya kulak verelim, birbirimize el verelim. Hemen şimdi. (sabah.com.tr)

Maskeler Süvariler Gacılar
(Ülker sokak: Bir alt kültürün Dışlanma Mekanı)

Güne cinayet haberiyle uyanmak!

Biz bir kelebek ömrü kadar kısa olan hayatımız boyunca kendi kendimizi defalarca öldürdük zaten. O yüzden fazla sevinmeyin…

İrma uzun zamandır evinin eşiğinden içeri girip kapısını geceye kapattığı anda, dudaklarından “çok şükür bu gece de sağ salim evime gelebildim” cümlesi dökülürdü. Yine aynı seremoniyle içeri adım atmaya koyulmuştu ki, nedense vazgeçti. Dudaklarında, dilinde kalbinde, çantasında daha dün gece işlenen cinayetin tazeliği ağırlığı vardı. Her gün yeniden öldürülenlerin, ölümde hayat bulanların Tanrı’ya bir borcu olmasa gerekti. Kısa süre sonra pişman olup “tövbe, tövbe” deyip kendine kızdı, iç çekti. Bu düşünceler içinde ayaklarını yorgunluğunu ardından çeke çeke salona geçip ışığa basmıştı ki, onu fark etti. Lambanın etrafında “hoş geldin” dercesine dans eden kelebeği. Bu davetsiz misafir, kimsenin pek çalmadığı kapısına misafir geleceğine de işaret olmasa gerek diye düşündü İrma. Gündüz pencereyi açık bırakmıştı hepsi bu..

Sonra nedense aklına Ebru Kırancı’nın arkadaşları Çağla’nın öldürüldüğü sabah, “Ya Allah için biriniz ’Güne cinayetle uyanmak’ başlıklı bir yazı kaleme alsın” deyişi geldi. Üşüdüğünü hissetti. İçinden “Hassiktir! Hangi güne, hangi cinayete ve büyük olasılıkla gelecekteki hangi gün ve cinayetlere” diye geçirdi. Yine bir daha ürperdi. Gözleri tavandaki lambaya ilişti, kelebek deli divane pır pır dönüyordu hâlâ, pır pır atan kalbine eşlik edercesine. Ve hay aksi yine o meşhur takıntı! Bir anda kendini kelebeğin turlarını sayarken buldu: Bir, iki, üç…

On beş’te durdu İrma. Öyle ya daha bugün konuşulmuştu bu ülkede her yıl ortalama 15 transın öldürüldüğü. Ne olduysa klavyeyi önüne çekmesi ve yazmaya başlaması bir oldu. Edebiyata eşlik ettiğinden hep şüphe ettiği o klavye güne cinayet haberiyle başlamayı anlatan bir yazıya ev sahipliği yapabilir miydi? Denemekten bir şey kaybetmezdi herhalde. İrma bir gözü kelebekte, bir gözü tuşlarda öylece güne cinayetle uyanan “ötekilerin” mazisine çoktan dalmıştı bile… Öyle ki tuşlara basmasıyla kendini bir anda Kurtuluş Eşrefefendi Sokak Amber Apartmanı’ndaki o küçücük gün güneş görmeyen tek göz evde bulması bir oldu. Yıllarca gazetecilik yaparak biriktirdikleriyle aldığı ve adeta mezarı olan sevgili Baki’nin evinde. Hani katilinin 38 bıçak darbesiyle öldürdüğü gazeteci Baki’nin. Nasıl bir hınç nasıl bir nefretti o. 38 bıçak darbesi hangi toplumsal ikiyüzlülüğü öldürmeye yeminliydi. Geride “Dicle’ye akıtacağımız 38 gözyaşı” kalabilmiş miydi, diye geçirdi içinden İrma, biz kalanlara…

Hassiktir deyip klavyeyi itti! Bir sigara yakıp yıllar öncesine gitti. İrma Baki’nin bir sokak yakınında oturuyordu o sıralar. Ve Baki’nin ölüm haberi ancak bir hafta sonra evden gelen kokular üzerine öğrenilebilmişti. “Nasıl bir sistem, nasıl bir yalnızlık bu” diye geçirdi içinden. Sonra Hadise geldi aklına…”Aşk olsun sevgili Ebru ben şimdi nasıl yazayım, daha 18’inde olan Hadise’yi… Ah be Ebru, o daha hayata henüz merhaba demişti. Nasıl anlatayım 18’inde bizleri kendi cinayet haberiyle uyandırdığını. Ya da bir türlü uyandıramadığını. Ben Hadise’yle tanıştıktan üç gün sonra cinayet haberini duydum Ebru” diye geçirdi. Elindeki sigarayı küfredercesine söndürüp sırtındaki tonlarca yük ağırlığıyla yatağa attı kendini. Gözlerini yumarken, “Peki sevgili Ebru, ya hiç haberimiz olmayan kimsesizler mezarlığına gömülenleri nasıl anlatayım. Dahası senin uyandığın cinayet haberli günlerini” diye düşündü.

Yeni bir güne elindeki kahve fincanıyla ayılmaya çalışan İrma, mutfak kapısının önünde öylece yatan kelebeği bu kez yerde görüp İrkildi. Kahretsin bu daha dün gece tavandaki lambanın etrafında dans eden kelebekti. “Al işte be Ebru güne yine ölüm haberiyle uyandık. İyi mi?” sözlerini İrma içinden mırıldandığını sanmıştı oysa büyük ihtimalle bütün apartman olmasa da yan komşusu duymuştu. Sonra nedense aklına o müthiş benzetme geldi: “Travesti dediğiniz tırtılın kelebeğe dönüşmüş halidir ve kelebeklerin ömrü kısa olur!” O anda bir daha Hadise’yi düşündü. Acaba bu kelebek o olabilir miydi? Kim bilir? Kahve fincanını bıraktı, yerde öylece yatan kelebeği (Hadise) avuçlarına aldı, usulca okşadı, ne yapsam diye düşünürken, aklına daha bir gün önce Çağla’nın cansız bedenine dokunmaktan çekindikleri için ceset torbasına konulup taşıma işlemini arkadaşlarına yaptıran polisler geldi. Avucundaki Hadise’ye bir daha sevgiyle, merhametle usulca dokundu. Bir fatiha okudu. Peşinden bir Ayetil Kürsi… Sonra bir koşu teras katına çıktı. Avucunu açtı, derin nefes çekip Bismillah eşliğinde usulca Hadise’ye üfledi. Öylece döne döne boşlukta kaybolup gitti kelebek.

İçine garip bir huzur doldu. İçine düşen bu huzurla İrma, öylece oturup sokağa günün telaşına kapılanlara derin sessiz dalıp dalıp seyre koyuldu. Bir sokağa bir teras kapısının camına düşen aksine. Saçlarını bağlarından sıyırıp dağıttı, cama bir daha baktı ve hâlâ çok güzel olduğunu düşündü. Belki eskisinden de güzel. Bu özgüvenle yeniden kenti seyre daldı. Gözüne kentsel dönüşümün eseri yeni binalar takılmıştı ki, kendini o meşhur takıntının içinde buldu: Bir, iki, üç… İrma bu kez 38’de durdu Ebru! Kendi hayat serüveninde durmuş ama irkilmemişti nedense. İrma’yı irkiltmeyen kendi cinayet haberiyle güne uyanmak fikriydi. Bir kelebek olup bir geceliğine bir eve misafir olmak fikri, nasıl bir şeydi acaba? Bütün mahallenin duyacağı bir kahkaha patlattı: “Hassiktir 38’inde kelebek mi olur?” Ölümle de olsa bak işte yine İrma güne uyanmıştı, her şeye inat uyanabilmişti. İrma olmuştu.

Ve sevgili Ebru, İrma öyle neşelendi ki, potansiyel katiline nasıl seslenebileceğini bile planladı: “Hey sen: Biz bir kelebek ömrü kadar kısa olan hayatımız boyunca kendi kendimizi defalarca öldürdük zaten. O yüzden fazla sevinme. Sen benim sürgün hayatıma sadece bir şeref golü atmış oldun bebek. 38’e 1 öndeyim hâlâ!”

LGBTİ’ler açılmadan topluma kendini kabul ettirebilir mi?

“Denizli LGBTİ ve Aileleri” olarak oluşumumuzun adına yakışır bir şekilde bu haftaki buluşmamızı da gerçekleştirdik. Tam 40 kişiydik bu hafta da. Üniversiteden birçok bölümden öğrenci arkadaşlarımız vardı: Fizik Tedavi, Sınıf Öğretmenliği, Beden Eğitimi Öğretmenliği, İşletme, İnşaat Mühendisliği, Tıp Fakültesi, Çalışma Ekonomisi, İktisat, Felsefe… Bu hafta tartıştığımız “açılım” konusuna uygun olarak, açılımlarını yapmış anneleriyle katılan eşcinsel ve transseksüeller vardı, gene başka şehirden oluşumumuzu duyan ve katılan transseksüel bir arkadaşımız vardı, sosyalistler vardı, taraftar grupları vardı…

Buluşmamıza katılımcıların kendilerini tanıtmalarıyla başladık. Daha sonra da açılımlarını ailelerinin tamamına yapmasalar da gerçekleştirdikleri kadarıyla hikayelerini dinledik. Şehir dışından gelen trans arkadaşımız, buluşmalarımıza katılan bir arkadaşımızın aracılığıyla katılmış bu akşamki buluşmaya. O, annesine açılımın yapmış. Aslında aile bireylerinin hepsi biliyormuş ama kabul edemiyorlarmış; özellikle ailenin erkek tarafı. O da tedavi sürecini yaşamış ve şu ifadeyle karşılaşmış; hormonların normal, her şeyin normal, sen neden böylesin? Babasının moralini bozan olaylar durulduktan sonra, babasıyla da bu konuda yüzleşmeyi düşünüyor. Hep tartıştığımız konudur açılımımızı çeşitli sebepler yüzünden ertelemek. Oysa kimliklerimizin ertelenecek hiçbir tarafı yoktur. Çünkü olaylar olmaya devam edecektir ve belki de açılım yapma fırsatını hiçbir zaman yakalayamayabiliriz bu gerekçeler yüzünden. Olaylar öyle veya olacak zaten. Bu durum bizim kendimiz olarak yaşamamızı ertelememize engel teşkil etmemeli. Arkadaşımız da bu arada üniversite öğrencisi. Her LGBTİ ailesinin duyduğu korkuyu onun annesi de duyuyormuş; ya seks işçisi olursa. O da trans cinsiyet kimliğinin başarısına engel teşkil etmeyeceğini anlatmaya çalışmış. Heteroseksist dünyanın transseksüelleri seks işçiliğine mahkum ettiğini göz ardı edemeyiz ama buna rağmen LGBTİ’lerin çalışma hayatında da var olabilmek için mücadele vermesi gerekiyor.

Geçtiğimiz haftalarda erkek kılığında gelen trans arkadaşlarımızdan biri, bu hafta trans kadın cinsiyet kimliğine uygun giyinmiş olarak, yani kadın kılığında annesiyle geldi. İlk geldiği hafta gözü yaşlı annenin yüzü gülüyordu artık. Evet, gerçeklerle barışmak ve hayatı olduğu gibi kabul etmek hayatımızı kolaylaştıracak, daha yaşanılası kılacaktır kuşkusuz.

Eşcinsel bir gencimiz de açılımını yaptığı annesiyle geldi bu haftaki buluşmamıza. Aslında bu arkadaşımızın ailesi her şeyi en baştan beri biliyormuş anne-baba olarak, aile olarak ama bu durumu bir geçiş süreci olarak düşünüyorlarmış; “bu yaşları da atlatacak ve heteroseksüel olacak” diyorlarmış kendi aralarında. Anne bir gün gerçeği itiraf ettiriyor çocuğa. Nasıl mı; eşcinsel arkadaşımızın eşcinsellikle ilgili damarına basarak. Neden mi itiraf ettiriyor; çünkü çocuğunu düşünüyor ve eve geç gelmelerinden dolayı çocuğunun başına bir şey gelmesinden korkuyor. Arkadaşlarıyla buluşmalarına istinaden “Kimmiş bu arkadaşların?” diyor anne ve arkadaşımız da arkadaşlarını getiriyor bir gün eve. Bir tanesi aşırı kibar-feminenmiş. Daha sonra anne, “Senin bu arkadaşların da ’nonoş’ gibi” diyince, arkadaşımız sinirleniyor, “Evet nonoş, ben de travesti olacağım” diyor tepkisel amaçlı. Şu anda her şey biliniyor. Bu annemizin korkusu da diğer annelerinkinden farklı değil; ya travesti olursa, ya… Arkadaşımız da anlatmış defalarca; “Anne ben transseksüel değilim, erkek bir eşcinselim.” diye. Annenin hala umudu var çocuğunun bir gün heteroseksüel olması konusunda. Çünkü o bir erkek çocuk annesi. Askere gidince ya başına bir şey gelirse; askere gitmeyip pembe teskere alırsa, “aile çevreme durumu nasıl açıklarım” kaygısı taşıyor. “Biz anne, baba, aile olarak durumu kabul ettik ama bunu yakın çevremize anlatamayız” diyor. Annemiz ilk başta konuşmak istemiyordu ama zamanla ortama ısındı ve çok samimi bir sohbet ortamı oluştu.

Ben seviyorum oluşumumuzda ailelerin de olmasını. Çünkü biz bireysel bir kültüre sahip değiliz şu aşamada. Yani sorunlarımızı aile içinde halledemedikten sonra istediğimiz noktaya gelemeyebiliriz. Çünkü birçoğumuzun kendimizle değil, ailelerimizle sorunu var kimlik konusunda. Çünkü bizi tanımayanların kimliklerimize müdahalesi yakın çevremiz kadar sert değil. Uzaktan herkes “bana ne” diyebiliyor ama aileler söz konusu kendi çocukları olunca bu konuda korku, kaygı duyuyorlar. Mesela bu ailemizin yetişkin eşcinsel arkadaşları var kabul ettikleri ve eşcinselliğin, biseksüelliğin ne demek olduğunu biliyorlar bu sayede. Belki çocuklarını bir ölçüde de olsa kabul etmelerinin sebebi bu konuya fazla yabancı olmamaları. Demek ki LGBTİ’lerin kabul edilmemesinin en büyük sebeplerinden birisi de bu konuda yeterli ve doğru bilgiye sahip olunmaması.

Kimsenin, hatta LGBTİ’lerin bile çoğunun bilmediği farklı bir cinsel kimlikte arkadaşımız da vardı bu akşam; panseksüel bir kadın. Solistlik yapıyor kadın olarak ama o görsel kadınlığı bir aksesuar olarak kullanıyor. Çünkü kendini hiçbir cinsiyete ait hissetmiyor ama cinsiyet veya cinsel yönelim ayırt etmeksizin herkese aşık olabiliyor. En son bir travestiyle aşk yaşamış ve bu ilişkiyi lezbiyen bir ilişki olarak tanımlıyor. “Yarın bir erkeğe de aşık olabilirim, bir kadına da, heteroseksüel veya eşcinsele de” diyor. Mesela ben de cinsel yönelim olarak kendimi net bir şekilde tanımlasam da, cinsiyet kimliği olarak tanımlayamıyorum; ben kadınlığın veya erkekliğin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum; hissedemiyorum böyle bir şeyi yani. Şimdi bu arkadaşımız kendi bile kendini belli bir kalıba oturtmak istemezken, başkalarını kimliğinin renkliliği konusunda nasıl inandırabilir. Hasta gözüyle bakıldığını söylüyor. O yüzden kendisini kabul etmiş ailesine bile daha bilindik bir kimlik olarak biseksüelim demekle yetiniyor. 50 cinsel kimlikten bahsediliyor, unutmayalım.

Biz LGBTİ’ler açılımımızı yapmayarak kendimizi doğru ifade edebilir miyiz ve de dolayısıyla kabul edilebilir miyiz? Bazı arkadaşlarımız sert tepkiyle ve dışlanmakla, ayrımcılıkla karşılaşırız gerekçesiyle gizli kalmayı tercih ediyorlar ama bizi kendiliğinden kabul edecek bir dünya mı var? Ve gizli kalarak ne kadar koruyabiliriz kendimizi; mutlaka bir gün kendimizi ifade etmediğimiz için önyargıların oluşturduğu homofobi veya transfobiyle karşılaşacağız. Hemen hemen her hafta buluşmalarımıza katılan Berrin arkadaşımız açılıma en güzel örneklerden biri. Yeri ve zamanı geldiğinde herkese açılımını gerçekleştirdiği gibi LGBTİ’ler adına dostlar da kazandırıyor. LGBTİ’ler açık olmadıkları sürece hak mücadelesi yapabilecekler mi? Heterosesküel dünya ile bir araya gelmedikten sonra kapalı kapılar ardındaki LGBTİ buluşmaları bizlere ne kazandıracak?Bizim oluşumun en büyük özelliği de, heteroseksüllerle birlikte gerçekleştirmemiz buluşmaları; zaten amacımız heteroseksüellere kimliklerimizi kabul ettirmek değil mi? Kendimizi asıl anlatmamız gereken onlar değil mi?

LGBTİ’leri tanıyan, eşcinselliği, transseksüelliği ve diğer kimlikleri öğrenen heteroseksüeller, LGBTİ’lere karşı ayrımcılığı yenmek adına kendi çevrelerini de dönüştürdükleri gibi, yakın çevrelerindeki gizli LGBTİ’lerin de bu harekete dahil olmasını sağlıyorlar. Çünkü eşcinselliği, transseksüelliği kabul etmiş heteroseksüel bir çevre, eşcinselleri açılma konusunda cesaretlendirecektir de. Bu akşamki buluşmada bunun örneklerini gördük. Eşcinselliği, transseksüelliği bilen heteroseksüel çevre, LGBTİ’leri daha kolay kabul ediyor. Hemen kabul etmese bile, tepkileri, bu konuda bilgisiz olanlar kadar sert olmuyor.

Açılım bence sadece cinsel yönelimini veya cinsiyet kimliğini halka duyurmak değildir; eşcinselliği, transseksüelliği doğru bir şekilde anlatabilmek, yansıtabilmek ve de kendini savunabilmektir de. Zaten ortada doğru veya yanlış bilinen bir eşcinsellik, transseksüellik… var ama önemli olan bir karşıtlık olması; homofobi, transfobi… Kendi kimliğimizle varolmamız ve bunun arkasında durmamız işte bu karşıtlığı azaltacaktır. Yani demek istediğim kuru kuru bir açılım hiçbir işe yaramayabilir. “Anne, baba ben eşcinselim, hadi beni kabul et” diye bir şey bizi sonuca götürmeyebilir çok büyük ihtimal. Eşcinselliğe, transseksüelliğe doğru bilgiyle onları ikna da etmeye çalışmalıyız.

Ailelere açılımımız ve onları kendimize inandırmamız, çevrenin LGBTİ’lere inanmasına da katkı sağlayacaktır. Annesinin, babasının sahip çıktığı LGBTİ’lere kim ne söyleyebilir? El alem ne der, diye bir korku var ya; el alem bir şeyleri söyleme hakkını ailelerinin bu düşüncesi yüzünden buluyor zaten. Çocuğunu kabul etmiş aileye el alem söyleyecek ne bir şey bile bulabilir, ne de söyleyecek yüz bulabilir.

En önemli şeylerden biri de, açılımını yapmış LGBTİ’lerin aileleri bir araya gelince, “Sadece bizim çocuğumuz böyle değilmiş” diye bir güç, bir güven buluyorlar kendilerinde. El alem ne der demeyi bırakıp çocuklarına sahip çıkıyorlar. Çünkü el alem sadece heteroseksizm için var; çocuklarımız için değil. Öyleyse niye el alemin dediklerine bakarak çocuklarımızın yanında durmayalım? Biz oluşum olarak belki şimdilik siyasi bir mücadele veremiyoruz ama LGBTİ’ler ve aileleri arasında bir barışma sürecine vesile oluyoruz. Amacımız homofobiyi, transfobiyi bitirmek değil mi; yavaş yavaş da olsa “barış” enerjisi zincirleme bir şekilde yayılıyor.

Önce kendimize açılmanın örneğini de biseksüel bir arkadaşımız yaptı. Bir film sayesinde farketmiş kendi cinsine yönelimini. “Güzel bir şey mi?” diye sorduğumda, “Hatta heteroseksüel yönelimden çok daha güzel bir şey” cevabını aldım.

Kendi kendimizi keşfetmemiz ve akabinde kendimizle yüzleşmemiz, kendimize bir şeyleri itiraf etmemiz de kendimizin kendimize yaptığı bir açılım sayılmaz mı? Ama bunu ahlakçı bir toplum olmamızdan dolayı yapmamız çok zaman alabiliyor. Kendimizi keşfederken tereddüt ve iç çatışma yaşayabiliyoruz. Çünkü bilgi toplumu değiliz ve bir şeyleri öğrenmek için o şeyi gerçekleştirme yaşına gelmemiz gerekiyor. Cinsel duygularımızı uygulama yaşımız gelecek de, bir şeyleri tecrübe edeceğiz de… Biraz önce dediğim gibi tereddüt ve çatışma yaşayacağız, sorgulayacağız, araştıracağız, öğreneceğiz ve dünyada bu konuda tek kendimizin olmadığını ve kendimizin kim olduğunu öğreneceğiz…. Öğrensek de o yaşa gelinceye kadarki koşullanmamızdan dolayı belki de kendimizle tam anlamıyla hiçbir zaman barışamayacağız. Kendi kendimizden bile nefretimiz hayat boyu devam edecek bazılarımızda. Oysa eşcinsellik, transseksüellik ve diğer cinsel kimlikler çocukluktan itibaren bireylere öğretilse, LGBTİ’ler kimlikleri konusunda sıkıntı yaşamayacaklar. Ama heteroseksizm sıkıntısız, müreffeh bir LGBTİ’lik istemez ki.

Berrin çocukken de kendini kadın hissediyor ama kadınlığın ne menem bir şey olduğunu bilmiyor. Kadınlık kendisi gibi bir şey oluyor yani; kazak giydiriliyorsa kadınlar da kazak giyer, pembe tayt giydirilirse kadınlar da pembe tayt giyer… Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi Berrin belli bir yaşa kadar kadınların da pipisinin olduğunu zannediyor. Ne zaman okul çağında cinsiyet ayrımcılığı başlıyor, o zaman kafasına dank ediyor kadınlık ve erkeklik meselesi. Belli bir yaşa kadar kendini gay olarak tanımlıyor, gay olarak yaşıyor, gay olarak tanıtıyor. Gay olmadığını öğrendiği zaman da trans kadınlık konusunda açılımını hemen yapamıyor. Çünkü trans olmak demek, daha görünür olmak demek ve bu da onun eğitim hayatında sorunlar yaratabilir. Bir trans olarak üniversiteye gitme hakkı olsa bile, okul burnundan getirilebilir; öğretmenler tarafından, öğrenciler tarafından… Şu anda yakın çevresine açıldı ama hala kendini çırılçıplak hissetme durumunda kadın kılığında insan içine çıkınca. Herkes sanki ona bakıyormuş gibi. Oysa dışarıya atfettiği rahatsız edici bakışlar, beynine yer etmiş heteroseksist dünyanın homofobi veya transfobisinden başka bir şey değil.

4 yanlışın 1 doğruyu götürmediği seçim!

“LGBT olsun çamurdan olsun” yaklaşımının ötesinde LGBT’lerin siyasetle ilişkisini temsile indirgemeden siyasete katılım meselesini de sadece LGBT’lerin katılımı olarak değerlendirmeden bu alanla ilişkilendiğimizde, ittifaklarımızın arttığını fark edeceğiz.

İbneliğin şanındandır kelime oyunlarını pek severiz! Dil ayrımcı ideolojilerin kendilerini en çok açık ettiği alanların başında gelir. Doğal olarak dil ile uğraşmak aynı zamanda bir varoluş mücadelesidir. Ancak son on yılda özellikle internetin yaygınlaşmasıyla dille uğraşmaya zaman kalmadan harfler, kelimeler dolaşıma giriyor. Değişiyor, eğilip bükülüyor.

2001 yılı Baharankara buluşmasında sanırım “aktivist” kelimesi uzun uzun tartışıldı. Tartışmaların yoğunlaştığı konu, “aktivist” kelimesine ekstra olumlu bir yükleme yapılmasının bir anlamı olmadığı üzerinden şekillendi. Eşcinsel, biseksüel ve transların kendi varoluşlarını gerçekleştirmek için verdikleri kişisel mücadelenin önemli olduğu ve bu alanda bir şeyler yapan insanlar için bu meselenin aynı zamanda varoluşsal bir mesele olduğunun altı kalınca çizilmişti. Bu yüzden Kaos GL geleneğinden gelen insanlar kendilerini çok fazlaca “aktivist” olarak nitelendirmezlerdi.

2006 yılında, o dönemki eşcinsel, biseksüel ve travesti ile transeksüel örgütlerin bir araya gelmesiyle çatı bir örgütlenme kurulmaya çalışılmış ve “LGBTT” kısaltması devreye girmişti. Politik olarak kısaltma eylemine itiraz etsek de “En azından iki ‘T’ye gerek yok” ısrarımız karşılığını bulmamıştı. Kaos GL kendi ürettiği materyallerde “LGBT” kullanmaya devam ederken hareket ve o dönem resmi olarak dernekleşen bütün yapıların isminde ikinci T hoş bir hatıra olarak kaldı. O dönem toplantıda olan trans aktivistlerin ısrarı, trans kadınların çoğunun kendisinin de kendilerini travesti olarak adlandırıyor olmasından kaynaklı idi. Zaman içinde en azından hareketin translarla ilişkisi güçlendi de kendine “travesti” diye nitelendiren trans kadın sayısı bir elin parmağını geçmeyecek kadar azaldı.

O dönemlerden kalan ve ikinci T kadar kolay atamadığımız bir “birey” meselesi var ki halen sık sık karşımıza çıkıyor. “Kısaltma”dan neyin kısaltması olduğu anlaşılmadığı için sonuna “birey”, “bireyler” kendiliğinden eklendi ve her yerde yaygın olarak da kullanılıyor. Sanki lezbiyen, gey, biseksüel, trans kelimeleri zaten insanı yani bireyi tanımlamıyormuş gibi yanlış kullanım aynı zamanda eşcinsel, biseksüel ve translaın maruz kaldığı ayrımcılık ve ihlalleri de “bireye” indirgeyen ve kolektif bir sorun olarak görülmesini engelleyen; grup olarak kabul edilmelerinin de önünde engel oluşturabilecek bir durum. Mümkün oldukça bundan kaçınmak gerekiyor…

“LGBT hareketi” kısaltma tanımı üzerine de çok fazla tartışmadık! “Eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir” mottosu olan bir hareketin kendisini neye karşı mücadele ettiği üzerinden tanımlaması daha anlaşılır bir hareket olmamıza katkı verecekti. Heteroseksizm karşıtı hareket, homofobi- transfobi karşıtı hareket veyahut belirli alanlarda örneğin eşcinsel, biseksüel ve transların insan hakları hareketi; eşcinsel, biseksüel ve transların siyasi temsil mücadelesi gibi mücadele alanı ya da politik duruş üzerinden tanımlamalar yapmak sanki daha işimizi kolaylaştırır gibi geliyor.

Bu yazıyı yazmaya iten süreç ise kendisini “LGBT aktivisti” olarak tanımlayan Gülistan Aydoğdu için bazı arkadaşlardan yükselen “Gülistan LGBT değil ki” gibi sesler… Evet Gülİstan LGBT değil, zaten tek bir insanın LGBT aday olması da pek bir mümkün değil!

Bu konuda daha önce hem sosyal medya üzerinden paylaştım hem de kendisine Kaos GL’yi ziyaret ettiğinde dile getirdim: Pelin Kalkan, ben LGBT adayım demiyordu! Ben feminist adayım ve açık lezbiyenim diyordu. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha önce de birkaç kere tekrar ettiğim gibi lezbiyen, gey, biseksüel ya da trans olmak kendi başına aday olmak için yeterli değil, adaylığını Pelin feminist olması üzerinden tanımlıyordu ve bu süreci aynı zamanda feministlerle örgütlemeye çalıştı. HDP ve CHP yerel seçimlerde hareketin içinden isimler, özellikle Siyasi Temsil Platformu aktif üyelerini aday gösterdiler. Ancak o dönem Boysan ve Sedef dışında İstanbul’dan aday olan üçüncü ismin hareketle, aktivizmle de bir ilişkisi yoktu. Aday oldu ve kendisini tanıdık. Yani her zaman “açık LGBT” olması da tek başına yetmeyebilir.

Gülistan Aydoğdu adaylığını açıklarken pek doğal olarak LGBT aktivisti olduğunu söyledi. Peki, mevcut “LGBT dostu” heteroseksüel politikacılardan farkı ne sorusunun yanıtı ise çok basit: Gülistan, LGBT’lerle dayanışan bir heteroseksüel değil, LGBT örgütleri için aktif sorumluluk alan ve örgütlenen bir heteroseksüel. Ve bulunduğu her yerde, örneğin Van Depremi sonrasında, Suruç’a dayanışmaya gittiğinde, Dersim festivaline gittiğinde söylediği gibi seçim sürecinde bunu belirtiyor. Veyahut, “Kaos GL Ankara Merkeze sıkışıyor Tuzluçayır Halkevleri’nde bir şeyler yapabiliriz” üzerinden Kaos GL’yi Mamak’a taşıdığında; Yönetim Kurulu üyesi olduğu Çorum Köy Derneği’nin genel kuruluna Kaos GL’yi davet ettiğinde yaptığını yapıyor. Sanırım şunun altını çizmek de yarar var: Gülistan Aydoğdu, HDP kurulduğundan beri parti içinde farklı pozisyonlarda sorumluluk alan biri ki, Ankara merkezi açacak birini parti istihdam edemediğinde nerdeyse bir üç ay gönüllü olarak her gün parti merkezini açtı. Gülistan bu açıdan baktığımızda “LGBT aktivistiyim” diyerek listeye girmedi. Zaten HDP’li bir aday olarak LGBT aktivisti olduğunu bulunduğu her yerde belirttiği gibi aday adaylığı sürecinde belirtti. “Dernek üyeliği mi kriter” diye ezber bir soruya karşılığı ise gene Ankara listelerinden yanıt vermek mümkün: Gülsen Ülker, homofobi ve transfobi karşıtı bir feminist olarak her daim LGBT hareketiyle dayanışma içinde oldu. 2006 yılından beri Kaos GL Derneği üyesi ancak Gülistan gibi doğrudan LGBT örgütleri içinde örgütlenmeyi tercih etmedi. Yani bir kişinin kendini kişisel olarak hiç sevmediğim “LGBTİ aktivisti” olarak değerlendirmesi için benim açımdan tek başına homofobi-transfobi karşıtı bir tavır sergilemesi yetmiyor. Aynı zamanda bu örgütlenmeler içinde aktif bir şekilde sorumluluk alması gerekiyor. Açık lezbiyen, gey, biseksüel ve trans adayların olmasını önemsiyorum, siyaset alanında açık kimlikleriyle mücadele etmeyi tercih eden Boysan Yakar’ı ve Sedef Çakmak’ı takdir ediyorum, yukarıda söylediğim gibi Pelin’in aday adaylığı sürecinde kamuoyuna verdiği mesajın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ancak bütün bunlara rağmen -ki siyasetle ilişkimizin “temsile” indirgenmemesi gerekir türküsünü hep birlikte söylediğimiz zamanlarda- “açık LGBT aday” ile “LGBT aktivisti” aynı şey değil ifadesini sürekli vurgulamaya gerek olmadığını düşünüyorum. Gülistan’ın heteroseksüel bir kadın olarak kendisini “LGBT aktivisti” tanımlamasını ve mücadelesinin önemli unsurlarından birinin homofobi ve transfobi karşıtı mücadele olmasına da; siyaset alanında ve LGBT camiamızda yarattığı kafa karışıklığının kendisinin de siyaset alanını queerleştirdiğini düşünüyorum.

Daha önce bu konuda yazdığım birkaç yazıda belirttiğim gibi bizim durduğumuz yerden bakıldığında “LGBT olsun çamurdan olsun” yaklaşımının ötesinde LGBT’lerin siyasetle ilişkisini temsile indirgemeden siyasete katılım meselesini de sadece LGBT’lerin katılımı olarak değerlendirmeden bu alanla ilişkilendiğimizde, ittifaklarımızın arttığını fark edeceğiz. Bu yüzden de şu noktadan sonra “LGBT aday mı” yoksa “LGBT aktivist mi” tartışmasının ötesinde SPoD’un LGBT Dostu Yerel Yönetimler çalışmasında yaptığı gibi adayların homofobi ve transfobi karşıtlığını görünür kılarak siyaset alanıyla ilişkilenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Bu yazı vesilesiyle Kaos GL Derneği üyeleri Eskişehir’den HDP’den milletvekili adayı Barış Sulu’ya, Ankara’dan HDP’den milletvekili adayları Gülsen Ülker’e ve Gülistan Aydoğdu’ya başarılar diliyor ve tebrik ediyorum.

Seks işçilerine 3 milyon euro

Hollanda hükümeti, seks işçilerinin gönüllü olarak fuhuş sektöründen ayrılmasını sağlamak için yıllık 3 milyon euro kaynak ayırdı.

Hükümetin planı doğrultusunda seks işçileri yeni bir yaşama hazırlanacak. Eğitim, barınma, iş bulma ve bağımlılıktan kurtulma gibi konulardaki giderleri devlet tarafından karşılanacak.
İnsan kaçakçılığı ve kadın istismarının önlenmesi için paralı seksle mücadele kararı alan Hollanda, seks işçilerinin sektörden ayrılması için ulusal bir ağ oluşturacak.

Güvenlik ve Adalet Bakanlığı, fuhuş sektöründen ayrılmak isteyen seks işçileri için 4 yıllık bir plan geliştirdi. Bakan Ivo Opstelten, plan için yıllık 3 milyon euro bütçe ayrıldığını açıkladı.

YENİ VE BAĞIMSIZ BİR YAŞAM

Seks işçiliğinden kurtulmanın bir yaşam değişikliği ile mümkün olacağını belirten Opstelten, seks işçiliği konusundaki tabu nedeniyle bağımsız bir yaşam kurmanın zor olduğunu vurguladı. Bakan’a göre, hazırladıkları plan, seks işçilerinin yeni ve bağımsız bir yaşam kurmasına yardımcı olacak.

Hükümet, seks işçilerinin bağlı olduğu örgütlerle birlikte çalışacak.

Fuhuş sektöründen ayrılan seks işçilerine eğitim, barınma, iş bulma, varsa bağımılıktan kurtulma gibi konularda yardım yapılacak. Seks işçilerinin psikososyal konulardaki rehabilitasyonu sağlanacak.

Hollanda 2008 yılından bu yana bazı büyük kentlerde benzer bir çalışma yürütüyordu. Ancak parlamentodaki muhafazakar partiler çalışmaları yetersiz buluyordu.

Güvenlik ve Adalet Bakanı Ivo Opstelten’de önceki uygulamalarla yeterince kişiye ulaşılamadığını düşünüyor.

Buna rağmen geçen yıl destek alan 1.750 kadının büyük bölümünün seks endüstrisinden gönüllü olarak ayrıldığı belirtiliyor.

SEKTÖRDE 30 BİN KADIN ÇALIŞIYOR

Hollanda’da seks endüstrisinde çalışan kadın sayısı konusunda güvenilir bir rakam yok. Ancak sektörde 30 bin civarında seks işçisi kadının çalıştığı tahmin ediliyor.

Bakan Opstelten, ülke genelinde uygulanacak yeni plandan umutlu. Bu sayede daha fazla kişinin seks endüstrisini bırakacağına inanıyor.

Hükümetin planı, Lahey bölgesindeki Seks İşçileri Yardımlaşma Vakfı (SHOP) tarafından da destekleniyor.

‘DAMGALANMA KORKUSU’

Vakıf başkanı Maria Scali, seks işçilerinin en büyük sorununun “damgalanmak” olduğunu ve yaptıkları işi iş başvuru formlarına yazamayacaklarını söylüyor.

Birçok kimsenin seks işçilerini, “suçlu ya da kirli” gördüğünü belirten Scali, eğitim desteği ile onların yepyeni bir yaşama adım atmalarının sağlanacağını vurguluyor.

Eğitim kurumları ve işverenlerin bu konuda işbirliği yapmasın isteyen Scali, seks işçilerinin borçlarının kapatılması, barınma sorunun çözülmesinin de önemli olduğunu söylüyor.

Hollanda, son yıllarda artış gösteren fuhuş sektöründeki insan kaçakçılığı ve kadın istismarını önlemek için çaba harcıyor. Özlelikle Doğu Avrupa kökenli çok sayıda kadının seks işçiliğine zorlanması ile ilgili sıkı denetimler yapılıyor.

Güvenlik ve Adalet Bakanı Opstelten, izinsiz çalışan seks işçileri ile birlikte olanların cezalandırılmasını gündeme getirmişti. Opstelten’in önerisiyle seks endüstrisinde çalışanlara da 21 yaşından büyük olma zorunluluğu getirildi.

Erotizm Nedir ?

Eski Yunan Ask Tanrisi Eros’un adindan türeyen “erotik” kavrami, genis anlamda, hem iki cinsin birbiriyle olan iliskisinde, hem de insanlar arasi dostluk ifadesinde ortaya çiktigi sekliyle askin çesitli görünümlerini içerir. Ancak bugün dar anlamda “erotik” dendiginde akla gelen, bir yandan cinselligin zihinsel ve ruhsal gelisimi, bir yandan da cinsellik coskusuyla yapilan oyunlar ve bunun sosyallesme, moda, sanat, ve reklamcilik gibi alanlara yaptigi etkilerdir. Bu baglamda toplumun veya kisinin erotiklesmesinden veya erotizminden söz edilebilir. Bu sekilde kullanildiginda erotizm, cinsellik kavraminin sinirlarini asmaktadir.

Erotizmin temelinde bir sevgi ve ask tutkusu yatar. Dolayisiyla çesitli resim, heykel, edebiyat, tiyatro, dans, film ve müzik yapitlarinda bu tutkunun izlerini bulmak sasirtici olmamalidir. Insanin ruhsal ve bedensel varliginin ayrilmaz bir boyutu olan bu duygunun, çaglar boyunca çesitli sanat ürünlerine ilham vermis olmasi dogaldir. Tüm insan yasaminin kökeninde bulunan erotizmin, degisik sanat dallarinca islenmesi elbette kaçinilmazdir.

Esas olarak ask yapmakta ve üremede ifadesini bulan insan cinselligi, daha baska alanlara da uzanir. Tüm eski ve “ilkel” kültürlerde insanlar, duygularini ve eylemlerini, dogayi denetlediklerini düsündükleri dogaüstü güçlere mal ederek, yasadiklari evreni insanlastirmaya ve cinsellestirmeye çalismislardir. Ilkel çaglarda çogu dinlerin baslica kaygisi, insan dogurganligini ve bunlarin yiyecek ihtiyacini saglamak ve artirmakti. Kötü güçlere karsi korunmak için de cinsel büyülere basvurulurdu. Toplumda kabul görmeyen erotik güdüler, cinsel cinlere mal edilip, onlarda canlandirilirdi. Her kültür su ya da bu sekilde erkek ve kadinin cinsel rollerini tanimlamaktadir. Güçlünün zayifi egemenligi altina almasi, birçok kültürün davranis kaliplarindaki cinsel saldirganligin varligina da isaret eder. Dogum, cinsel olgunlasma, evlilik, çocuk büyütme, ölüm ve ölümden sonraki yasam ya da yeniden dogus edimlerinden olusan çembere olan inanç ve bununla baglantili töreler yine cinsellik araciligiyla sürdürülür. Avlanma, kafatasi avciligi, ates yakma, sulama, çömlekçilik, madencilik gibi çok çesitli kültürel eylemler de genellikle cinsel bir simgesellik içerir. Tüm bunlar dolayisiyla, eski ve “ilkel” kültürlerin mitleri, dinsel törenleri ve sanatlari cinsel temalar açisindan çok genis bir çesitlilik göstermektedir.

Eski Yunan din ve mitolojisinde, hem güçlü bir erotik ilham kaynagi olarak, hem de dogudaki dogurganligin sembolik bir ifadesi olarak, tanrilara iliskin ask öyküleri can alici bir önem tasir. Cinsellik, din ve büyü içiçe girmis durumdadir. Lamba ve vazolardan resim ve heykellere kadar çesitli sanat ürünleri herhangi bir mahçupluk ya da suçluluk izi tasimadan, tamamen açik bir sekilde cinsel eylemleri sergilemektedir. Cinsellikle utanç arasinda yapay bag henüz kurulmamistir. Tanrilarin tanrisi Zeus’un ask serüvenleri bir çok vazoyu ve baska esyalari süsledigi gibi Rönesans’tan baslayarak çesitli çaglarin sanatçilarina da önemli bir ilham kaynagi ve bizzat konu olmustur. “Leda ile Kugu” öyküsü günümüze kadar defalarca resmedilmistir. Eski Yunan’da din, tüm cinsel aski gerekçelemekte, Dionysos tarikatiyla olan iliskisinden dolayi, erotik coskulanmaya kutsal bir nitelik yakistirmaktadir. Büyü, Dionysos’a tapinmada önemli bir boyut olmustur; bu özellik en belirgin. olarak “fallus” töresinde ortaya çikar: Fallusa (erkeklik organina) tapma, çok eski zamanlardan beri bir çok dinin bir parçasi olagelmistir. Yunanlilar da bunu, büyük olasilikla Misir fallus tanrisi Min’den almislardir. Eski Roma kültürü, Yunan düsünce ve göreneklerinden çokça etkilendigi halde, Yunanlilarin sanatta ve yasamda cinsellige karsi benimsedikleri son derece uygar tutumun benzerini Roma’da bulmak mümkün degildir. Yunanlilarin edebiyattaki etkisi daha büyük olmus, Roma erotik edebiyati, neseli ve eglendirici bir egilim tasimistir. Roma sanatindaki erotik anlatim temelinde Eski Yunandakine benzer düzeyde bir felsefe yatmamaktadir. Ama yine de, Romalilarin da erotik sanat konusunda kendilerine özgü ürünler verdigi belirtilmelidir.

Hiristiyanligin ilk dönemlerine ve orta çaga özgü sanat ürünlerinde erotizm, seyrek olarak ortaya çikar. Hiristiyan sanati fiziksel aski kinamis, ruhsal yücelmeye agirlik vermistir. Bu gelismede, bizzat Isa’nin degil, havarilerinden St. Paul’ün etkisi belirleyici olmustur. 8. yüzyila gelindiginde Hiristiyan kilisesi, tüm Ortaçag’a egemen olan ve uzantilari günümüze kadar gelen kati bir yasa benimseyerek cinsel davranisa iliskin kurallari tespit etmistir. Bu yasa, seks konusundaki yogun endise duygusundan kaynaklanmaktadir. Adem ile Havva’nin ilk günahindan dolayi herkesin günahkar dogdugu kabul edilmekte ve bu nedenle cinsel eylemlerin hepsi suç kavrami ile bagdastirilmaktadir. Cinsel birlesmeyle günahin arttigi düsünülür; onun için cinsellik tamamen günah sayilir. Ortaçag’da erotik görüntüler, temel olarak, zengin tabakalarca sahiplenilebilen degerli nesnelerle sinirli kalmistir: mücevherler, süslemeli mobilyalar ve el yazmasi kitaplar bunlarin basinda gelir.Antik Çag’a olan ilgiyi yeniden canlandiran Rönesans Hümanizmasi, 15. yüzyil Italya’sinin sanat anlayisinda çok büyük degisikliklere yol açti: çiplakliga yakistirilan utanç çagrisimlari kaybolmaya basladi ve aydin kafali laik hamilerin çogalmasiyla birlikte kilisenin sanat üzerindeki etkisi gevsedi.

Klasik Yunan Kültürü’nün yeniden dogusu, Venüs ya da Afrodit’in de yeniden dogmasiydi. Ask tanriçalarinin çiplak görüntüleri Rönesans sanatinin belirgin özelligi oldu. Bu erotizm, çesitli dinsel kisiliklere de yansidi. Bazi yorumlara göre, Mikelanj’in ünlü Piieta’lari bile Meryem’i, Hz. Isa’nin annesi degil gelini olarak göstermekteydi. 16. yüzyilla birlikte Havva ve Venüslerde genellikle idealizm yerini, natüralizme birakmaya basladi. Incil’den ya da mitoloji öykülerinden birinin arkasina saklanmadan, sevdigi kadinin erotik bir resmini yapmaya kalkan ressam Rubens’ di. 18. yüzyilda özellikle Fransiz resminin ahlak disi ve zevke düskün bir saray yasamini dile getirdigi söylenebilir. Zarif bir siklik ve ince bir sehvet düskünlügü her alana hakimdir. Bu gelismeyle tutarli olarak, Venüs ve Diana o zamana kadar olduklarindan çok daha kolay erisilebilir, seks sembolleri haline gelirler. Goya’nin “Çiplak Maya”si bunun en iyi örneklerinden biridir. 19. yüzyil, kendisinden önceki tüm çaglarin daha yogun bir sekilde cinsellik endisesi ve tutkusu içindedir. Bu dönemin sanat ürünlerinin ve hatta özellikle resmi Akademi tarafindan, onay görenlerinin ardinda, cinsellik yatmaktadir. 19. yüzyil, erotik basmalarin son derece moda oldugu bir dönemdir. Çogunlukla bu basma resimler ya da çizimler, krallarin ve soylularin cinsel yasantilarini konu almaktaydi. Bu yüzyil , ayni zamanda Neoklasizmin, Romantizm akimi tarafindan asilmasina da tanik olmustur. Mitolojik ask öykülerinden yola çikan Neoklasik yapitlar gerçi her türlü tutkudan yoksun degildir, ancak Romantizmin erotik anlayisi, Delacroix’da özellikle ifadesini buldugu üzere, siddet boyutunun kaçinilmaz oldugunu öne sürer. Baudelaire’ in, Delacroix’nin yapitlarinda belirli bir sadizm temasi yakalamis olmasi rastlantisal degildir.

19. yüzyilin ikinci yarisinda cinselligi mitolojik kahramanlarin arkasina saklama ikiyuzlülügünü gösterdikleri için hem resmi akademi tarafindan, hem de sarayca alkislanan ve desteklenen sanatçilarla, çiplakligi ve cinselligi Manet veya Courbet gibi bir fahise ya da gerçek yasamdan alinan bir kadinla sergileyen ressamlar arasinda kesin bir ayirim ortaya çikti. Ancak herseye ragmen akademik ressamlarin, cinsellikten korkmaya kosullanmis erkek ve kadinlarin bastirilmis duygularina bir bosalim yolu sagladigi belirtilmelidir. Bunu yaparken, bol miktarda Klasizme ve mitolojiye dayandiklari için, yansittiklari,erotizm, zararsiz ve güvenilir sayilmistir. Oysa bu dönemde Toulouse Lautrec ve Degas, fahiselerin evrenini kesfetmektedirler. Gözlemlediklerini oldugu gibi yapitlarina aktarirlar. Bu dürüstlük Gaugin ve Van Gogh’da görülür. Çiplak kadin vücutlari, ne bir cinsel nesne olarak sömürülmekte, ne de mitolojik bir peçe arkasina saklanmaktadir. Bir güzellik kaynagi olarak sunulmakta ve yüceltilmektedir.

19. yüzyilin sonu ve 20. yüzyilin basinda Rodin’den Klimt’e kadar uzanan bir grup sanatçi, duyarliligin daha karanlik olan yaniyla ugrasmislardir. Klimt’in baslica tutkusu, “femme fatale” imajidir; erkegin basina çesitli dertler açan, dayanilmaz güzellikte ve cinsellikte kadin imajlari onu etkiler. Yüzyilin ortalarina dogru, Grosz ve Beckmann’in resimlerinde erotizm bizzat erotizmin temel felsefesinden bagimsiz bir takim düsünceleri ifade etmek amaciyla kullanilmistir. Özellikle Grosz’un yapitlarinda erotizm araciligiyla verdigi mesajlar, siyasal niteliktedir. Rus Devrimi, Alman Nazizmi ve II. Dünya Savasi’nin yasandigi bir çagda sanatçilarin yapitlarinda sosyal içerikli konulara yer vermesi ve bir ifade biçimi olarak erotik motiflerden yararlanmasi olagandir.

Ayni yüzyilda ayri bir akim olarak Sürrealizm, agirlikla düsler dünyasindan esinleniyordu. Düslerin cinsel içerigi, bu okulun temel dayanagi olmustur. Baslibasina bir akim sayilabilecek olan Picasso’nun tüm sanat yasami boyunca erotizm, vazgeçilmez tutkusu olmustur. Çesitli dönemlerinde verdigi ürünlerde yalnizca erotik çagrisimlar degil, bizzat erotik konular bulmak mümkündür. Sanatçi erotizm ve sanatin ayri seyler olmadigini kendi sözleriyle de ifade etmistir.Insanlar arasi iletisimin en önemli kanallarindan biri olan cinselligin etkisi, Ruhbilimciler tarafindan arastirilip açikliga kavustukça, erotizm, daha yogun bir sekilde güncel yasama girmektedir. Bugün erotizm, agirlikla görsel ve isitsel yollardan toplu olarak yasamimizda etkili olmaktadir. Baleden , Modern Dans’a, Folklor oyunlarindan “show”lara, modadan reklamciliga kadar birbirinden son derece farkli binbir konuda erotizmin açik ya da örtülü izlerini bulmak kaçinilmazdir. Reklam filmlerinde kullanilan ses tonlamalari, moda defilelerinde en kapali giysilerin sunulusunda bile basvurulan hareket kaliplari, ambalaj kagitlarinin desenleri veya biçimleri, gözlük modelleri erotik motiflerden bagisik degildir. Bütün bunlar günümüzde erotizmin ikinci boyutunun cinsellik coskusuyla yapilan oyunlar ve bunlarin çesitli toplumsal olaylara ve alanlara yaptigi etkilerin büyük agirlik kazandigina isaret etmektedir. Kuskusuz, erotizmin günlük yasama girmesi, cinselligin insan yasantisindaki öneminin kesfedilerek reklam,müzik, sinema, tiyatro ve edebiyat gibi alanlarda yogun islenisiyle paraleldir.

Erkekler De Orgazm Taklidi Yapıyor

BU İHTİYACIN ALTINDAKİ NEDENLER…

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre erkeklerin de hiç azımsanmayacak oranda kadınlar kadar orgazm taklidi yaptığını belirten Psikolog Nur Gezek, erkeklerin orgazm taklidi yapmasının altındaki nedenleri anlattı.

Erkeklerin orgazm taklidi yapmasının birçok nedeni olabilir fakat bu nedenlerden öne çıkanlar; aşırı stresli bir dönem de olma, bu erkeğin cinsel aktiviteye odaklanamamasına neden olmakta ve orgazm olamamaktadır. Orgazm olamama durumu mevcut stres düzeyini daha artırdığı için bu stresli ortama bir son vermek adına orgazm taklidi yapabilirler.

Başka bir neden ise evlilikte yaşanan duygusal problemlerdir. Örneğin; heyecanı kaybolmuş evliliklerde yeni heyecanlar arayan erkek bir başkasına aşık olursa, eşine karşı cinsel istek azalacaktır. Böylece cinsellik yaşama zorunda kalan erkek duygusal anlamda başkasını düşündüğü için cinsel aktiviteye odaklanamayıp orgazm olması zorlaşacaktır. Bu nedenle orgazm taklidi yapıp yaşanan duygusal karmaşayı sonlandırmak isteyecektir.

Cinsel fonksiyon bozukluklarının etkisi

Erkeklerin yaşadığı cinsel problemleri düşününce aklımıza ilk gelen erken boşalma, sertleşme problemi gibi problemlerdir. Bunların yanında başka bir cinsel problem ise geç boşalma problemidir. Diğer problemlere göre daha az görünüyor olmasına rağmen azımsanmayacak derecede kişi hayatının belli bir döneminde bu problemi yaşamıştır. Geç boşalma biyolojik ve psikolojik nedenlerle ortaya çıkmaktadır. Geç boşalma problemi olan kişi, eşinin cinsel aktivitenin uzun sürmesinden rahatsız olabileceği düşüncesi veya eşinin kendini çekici bulmadığı için orgazm olamıyor düşüncesinden dolayı orgazm taklidi yapabilir. Eşinin incinmemesi için bu yola başvurabilir.

Performans kaygısı da orgazm taklidi yapmaya iten nedenlerdendir. Partnerini mutlu edememe kaygısından cinsel aktiviteye odaklanamayıp orgazmı yakalayamayan erkekler cinsel aktivitenin uzamasıyla orgazm taklidi yapabilmektedirler.

Fiziksel ve ruhsal orgazmın farklılığı

Genel olarak erkeklerde orgazm taklidi yapma kadınlara oranla daha az olmasının yanında daha da zordur. Çünkü orgazm sırasında gelen sperm erkeğin taklit yapmasını zorlaştıran bir unsurdur. Fizyolojik boşalma gerçekleşse bile psikolojik olarak kişi orgazm yaşamayabilir, bu durumda yalancı haz söz konusudur. Bu da erkeğin orgazm taklidi yapmasına neden olabilecek faktörlerden biridir. Eşini gözünde çok büyüten ve kendisinden üstün gören erkeklerin de orgazm taklidi yaptıkları klinik çalışmalarda gözlenmiştir.