Seks işçilerine güvenlik eğitimi

İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV), ‘Seks İşçilerinin Cinsel Davranışlarının Desteklenmesi Yoluyla HIV/AIDS ve CYBE’nin (Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar) Önlenmesi Projesi’ kapsamında seks işçilerine danışmanlık hizmeti vermeye başladı.

Fuhuş sektöründe çalışan seks işçilerinin yaşadıkları şiddet ve ayrımcılık gibi sorunlara çözüm bulmak amacıyla Avrupa Birliği normlarında bir proje üretildi. AB’den alınan fon ile çalışmalarını sürdüren İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV), ‘Seks İşçilerinin Cinsel Davranışlarının Desteklenmesi Yoluyla HIV/AIDS ve CYBE’nin (Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar) Önlenmesi Projesi’ kapsamında seks işçilerine danışmanlık hizmeti vermeye başladı. Projede 25 seks işçisi eğitmen olarak görev aldı. 25 eğitmen, ‘Meslektaş Eğitici’ adı altında 5 kayıtlı 10 kayıtsız kadın ile 10 travesti ve transeksüel seks işçisinden oluşuyor. Eğitici grup, güvenli çalışma koşulları ve güvenli cinsel davranış konularında meslektaşlarını eğitiyor.

İKGV Proje Koordinatörü Dr. Muhtar Çokar, ‘Bireysel şiddette zaten sürekli karşı karşıya kalan seks işçilerinin, toplu şiddete kurban gitmesinden endişe ediyoruz. Bu projenin başlıca amacı, travesti ve transseksüeller de dahil olmak üzere seks işçilerinin güvenlik koşullarının iyileştirilmesini, onlara uygulanan dışlama ve damgalanmanın azaltılmasını ve sağlıkları üzerinde daha fazla denetime sahip olmak amaçlanıyor’ dedi.

Avukatlık Hizmeti

İstanbul’da kurulan ‘Kadın Kapısı Danışma Merkezi’ ise seks işçilerine güvenli cinsel ilişki ve kondom kullanımı, seks işçilerinin yasal sorunları gibi konularda danışmanlık hizmeti veriyor. Kadın Kapısı Danışma Merkezi’nde ayrıca yasal danışmanlık hizmetleri de verilecek.

Transeksüel Öfke

“Biz cins değiştirenler, psikiyatrik ve tıbbi kurumlara karşı verilen bir başka mücadelenin içinde de yer alıyoruz: Esas kimliklerimizi kazanma mücadelesi. Kültürlerinin cins dayatmasına radikal bir şekilde karşı duranlar da dahil olmak üzere erkek vücutlarına sahip olu kadın gibi yaşamayı veya kadın vücutlarına sahip olup erkek gibi yaşamayı seçen insanların, dünyanın birçok kültüründe ve yazılı tarihin bütün çağlarında yaşamış olduğu bilinmektedir. Ama buna rağmen tıbbi kurumlar, üzerimizde iktidarlarını kuruyor, bizi tanımlamayı amaçlayan kitaplar üretiyor ve kendimize ait yaşamları yaşamamızı sağlayan yolları tıkıyor.”

*Bu metin, 23 Mayıs 1993’teki Amerikan Psikiyatri Birliği’nin yıllık toplantısına karşı düzenlenen bir gösteride, TRANSGENDER NATION’ın kurucu üyelerinden Susan Stryker tarafından yapılan konuşmanın tam metnidir. Protesto, Transgender Nation da dahil, mecburi ilaç alımına, elektrik şokuna, tıbbi ve psikiyatrik kurumlara kapatılmaya ve bugüne kadar transeksüelliği bir akıl hastalığı olarak tanımlayan yerleşik psikiyatrinin almış olduğu tutumlara karşı durmak için bir araya gelmiş, akıl sağlığı ve psikiyatri tedavilerinden sağ salim çıkabillmiş bir grup insan tarafından organize edilmiştir.”

Bugün burada bulunan çoğunuz gibi biz cins değiştirenler de (Transgendered People), -bizler fiziksel olarak her iki cinse de ait olup, erkek ve kadın hakim kültür fikrini aşan ya da aşmaya çalışan her türlü davranışı ve kimliği benimseyen transseksüeller, travestiler, er-keksi kadınlar ve ilaç kraliçeleriyiz -tıbbi ve psikiyatrik meslekler tarafından istismar edilmiş ve hor görülmüşüzdür. Belirsiz cinsel organlarla (genital) doğan bebekler, haberleri olmadan ve hatta çoğu kere anne babalarının rızasına başvurulmadan bıçak altına yatırılmış ve vücutlarından değişiklikler yapılmıştır. Göreneksel cins rollerinin katılığına meydan okuyan davranışlar sergileyen çocuklar, gey veya transeksüel olmalarının önlenmesi için psikiyatri kliniklerinde, zorlayıcı davranış değiştirme tekniklerine maruz kalmışlardır. Kendilerini nasıl görüyorlarsa diğerlerinin de onları o şekilde görmelerini istedikleri için vücutlarını dönüştürmeyi seçen transeksüel kadınlar genital ameliyatlarını yapan terapistler tarafından tecavüze uğramışlardır. Bizler aldığımız hormonlara karşılık seks hizmetleri vermeye mecbur bırakıldık. Eğer kadınsı gey erkeklersek, kendilerini transeksüellik konusunda uzman sananlar tarafından bize cinsel varlığımızın geçerli olmadığı söylendi.

Kendimizi istediğimiz gibi ifade etmekte direttiğimiz, özlediğimiz yaşamları yaşamak istediğimiz için tutuklandık, kurumlara kapatıldık, habire ilaçlandık, şoktan geçirildik, dövüldük ve duygusal saldırıya uğradık. Bunlar cins değiştirenlerin, psikiyatri kliniklerinde psikiyatrik istismara uğramış ve buralardan sağ çıkabilmiş cinsiyetlerini değiştirmemiş bir çok insanla paylaştığımız şeylerdir. Farklı olduğumuz için iktidar tarafından bizim de anamız ağlatılıyor. Protestoda sizlerle dayanışma halindeyiz. Bu haksızca davranışların durdurulması için sesimizi sizin seslerinize katıyor ve işlenen bu suçların artık sona ermesi için verilen mücadelede yanınızda yer alıyoruz.

Biz cins değiştirenler, psikiyatrik ve tıbbi kurumlara karşı verilen bir başka mücadelenin içinde de yer alıyoruz: Esas kimliklerimizi kazanma mücadelesi. Kültürlerinin cins dayatmasına radikal bir şekilde karşı duranlar da dahil olmak üzere erkek vücutlarına sahip olu kadın gibi yaşamayı veya kadın vücutlarına sahip olup erkek gibi yaşamayı seçen insanların, dünyanın birçok kültüründe ve yazılı tarihin bütün çağlarında yaşamış olduğu bilinmektedir. Ama buna rağmen tıbbi kurumlar, üzerimizde iktidarlarını kuruyor, bizi tanımlamayı amaçlayan kitaplar üretiyor ve kendimize ait yaşamları yaşamamızı sağlayan yolları tıkıyor. Ben ne zaman arzu ettiğim cinste yaşamayı BAŞARDIĞIMI söylesem, doktorlar bunu kendilerinin TAYİN EDECEKLERİNİ ileri sürüyorlar. Bizim kim olduğumuzu onlar tayin edemez; biz kendimizi kendimiz tanımlarız. Hormon kullanımının esaslı bir gözlemlemeyi gerektirdiğini ve genital ameliyatının usta bir ele ihtiyacı olduğunu kabul etsek de, yaşamlarımızı hemen hemen hiç kavramayan kişilerin vücudumuza ne yapıp ne yapmayacağımızı söylemelerine izin vermemeliyiz.

Transeksüeller, cins değiştiren nüfusu da sayarsak en korunmasız kesimi oluştururlar; çünkü biz geri kalan hayatımız boyunca doğal bir vücuda sahip olma ayrıcalığından vazgeçiyoruz. Transeksüeller için teşhis testinin olmaması önemlidir. Ruh doktorları transeksüel olduğumuzu ancak karşılarına çıkıp “ben vücudumdan memnun değilim, cinsimi değiştirmek istiyorum” dediğimiz zaman anlayabilirler. Eğer bir iki ay bu isteğimizde ısrar edersek GENDER DYSPHORIA (cins rahatsızlığı) hastalığına kapıldığımıza dair bir kağıdı imzalayıp bizi bir içsalgı bilimciye sevk ederler. Belirlenen yeni cinsimizde en az bir yıl uygun gördükleri ölçütlere göre hareket etmişsek, ameliyat olmamıza izin bahşeden bir başka kağıt daha imzalarlar. Bu süre içinde kendimizi maddi bakımdan tek başımıza destekleyebileceğimizi, hiç sahip olmadığımız pahalı tıbbi sigortalara gücümüzün yetebileceğini, korkmuş ve içi nefret dolu dar kafalılar tarafından öldürülmeyeceğimizi farz ederler. Bu koşullara isteyerek uymuyoruz.

Durumumuz açıktır. Psikiyatrlar, terapistler ve doktorlar vücutlarımız ve yaşamlarımız üzerinde keyfi güç uyguluyorlar. Transeksüeller olarak kendi üretim araçlarımız üzerinde kontrolümüz yok. Direnişin, isyanın ve başkaldırının esas temelini bu oluşturuyor.

TRANSGENDER NATION’dan bizler, AMERİKAN PSİKİYATRİ BİRLİĞİ’ne şunları diyoruz: Biz tıbbi ve psikiyatrik sömürgecilikten acı çeken azınlık bir cinsiz. Siz bize yardım edenler değil, baskı yapanlarsınız. Biz bir hastalık değiliz. Biz deli değiliz; aklımız tamamen başımızda. Biz sizin teşhis ve istatistik el kitaplarınızın malzemesi olmayacağız. Hasta listenizden bizleri çıkartmanızı ve özel tıbbi gereksinimlerimiz için her insanın hak ettiği nitelikli sağlık bakımını bizlere de sağlamanızı talep ediyoruz.

Eşcinseller olarak biz transeksüeller ve diğer cins azınlıkları, Stonewall ayaklanmalarından sonra ortaya çıkan lezbiyen ve gey kurtuluş hareketinden etkileniyoruz. Bununla birlikte, sokak kraliçeleri, tutuklanmaya direnen kadın giyimli erkeklerin yardımına koştuğunda, Stonewall’un cins değiştirenlerin bir dayanışma eylemi olarak başladığını, diğerlerinin yaptığının tersine unutamıyoruz. Eşcinsel çevrelerde karşılaştığımız, isyanımızı zayıflatan ve onu daha az radikal bir amacın sembolü haline getiren transfobiyi protesto ediyoruz. Kararlı politik ve militan aktivizmin, 1973’e kadar eşcinselliği bir akıl hastalığı olarak tanımlayan APB’ne karşı durması ve bir çok eşcinselin sakatlanmış ruhunu ayağa kaldırması bizleri cesaretlendiriyor.

Radikal insanbilimci Gayle Rubin’in işaret ettiği gibi gey kurtuluş hareketi daha geniş bir hareketin yolunu açmıştır. “Cinsellik, teşhis ve istatistik el kitaplarının sayfalarından çıkıp toplumsal tarihin sayfalarına doğru yol kat etmeye devam ediyor. Bugün başka gruplar da eşcinsellerin kazanımlarından etkileniyor ve onların açmış olduğu yoldan yürüyorlar. Biseksüeller, sadomazoşistler, transeksüeller ve travestiler bir topluluk oluşumunu ve kimlik gerekliliğinin farklı farklı aşamalarındalar.” Ve ekleyecek olursak isyanın da farklı aşamalarındayız. Cins değiştiren aktivistler olarak yoldaşımız Leslie Feinberg’in de dediği gibi kurtuluş hareketimizin, zamanı gelen bir hareket olduğuna inanıyoruz.

Öfkemiz eylemlerimize eşlik etsin ve eylemlerimiz bizi dönüştürdükleri gibi dünyayı da dönüştürsün.

Türkiye’de psikiyatrların eşcinselliğe bakışı

“Türkiye’deki psikiyatrlar, eşcinselliğin, travestilik ve transeksüelliğin sosyal potada ne olduğunu bilmiyorlar. Yaklaşımlar, mekanik kuralların uygulanmasından öteye geçemiyor. Türkiye’deki psikiyatri bilimi, otomotivdeki montaj sanayisinin bir benzeri bence.” Bülent Karadoğan’ın kaleminden.

 

Bu konuda yaşadığım deneyimlerimden söz etmek istiyorum. Kendim ve toplum ile girdiğim savaşımlar sonucu, psikiyatrlar ile yoğun sayılabilecek etkileşimlere ihtiyaç duydum. Farklı farklı yaklaşımlar ile karşılaştım. Bunlardan söz etmek istiyorum. Ayrıca şunu belirtmek istiyorum ki; hiçbir psikiyatr, gerek mesleği, gerek maddi çıkarları ile bir eşcinseli yadsıyamaz. Bir diyalog amacını taşır yine de.

Bir psikiyatrın tavrı, kişinin kararlılığı ile olumlu bir sürece doğru yol alır diye düşünüyorum. Kişi kararsız ise veya bir yaşam alanı bulamamış ise terapi süreci kilitleniyor ve istenmeyen diyaloglar geçiyor. Burada amacım; psikiyatrları tamamen suçlamak değil, birçok faktörü göz önüne alıp objektif sonuçlar elde etmek.

Genellikle beni eşcinsellikten soğutmaya çalıştılar. Bence bunun nedeni, Türkiye’de eşcinsellerin, travestilerin ve transeksüellerin (eşcinsellik geniş bir yelpazeyi kapsıyor bence) çok zor yaşam şartları altında yaşıyor olmaları ve bu yaşantıların hekim tarafından bilinmemesinden kaynaklanıyor olması.

Gelişmiş ülkelerde çözüme çok daha olumlu bir pencereden bakılıyor. Konuyu bilimsel ve sosyal açılardan detaylı bir şekilde ele alıyorlar. Örneğin eşcinsellik bilimsel ve sosyal açıdan geniş bir şekilde değerlendiriliyor. Genetik ve hormonal incelemeler yapılıyor. Tedavinin sonuçları ise istatistiksel olarak, bilinçli bir şekilde gözden geçiriliyor.
Türkiye’de klasik psikoterapi kalıplarının dışına çıkılamıyor. Birkaç araştırıcı psikiyatrın dışında olanların, pek sağlıklı yaklaşımlar ortaya koyabileceklerini zannetmiyorum. Bu değerlendirmelerin ışığında, gittiğim psikiyatrların bana çarpıcı gelen olumsuzluklarından, bir parça da olsa söz etmek istiyorum.

Prof. Dr. Salih BATTAL (GATA): Eşcinselliğimi anlattığım ilk psikiyatr. Muayenehanesine ilk gittiğimde çok erkeksi bir kıyafet içinde idim. Ayağımda postal, üzerimde parka vardı. (Kendimi bu şekilde gizleyebiliyordum.) Geçmişteki eşcinsel deneyimlerimden söz ettim ve ağlamaya başladım. Neden ağladığımın birçok nedeni olabilir tabii ki… Hemen; “sen eşcinsele benzemiyorsun. Hem kimse anlayamaz” dedi. Sağlıksız ve derinliği olmayan bir yaklaşımdı bence.

Her şeye rağmen kullandığım ilaçlar ve bir profesör ile konuşmamın etkisi ile depresyonum bir anda geçmişti. Hiçbir eşcinsel arkadaşım olmadığı için yine nüksetti. Tedavinin sonuç vermemesi gayet normaldi. İlaç kullanmak istemediğimi iyi bir terapiste ihtiyacım olduğunu söyledim. Bana başka bir doktoru tavsiye etti.

Prof. Dr. Ünsal SÖYLEMEZOĞLU (GATA): Onunla yine kendi yalnızlığım ile 5 yıllık bir çalışmam oldu. Benim bir “heteroseksüel” olmam onun ideali idi. Çünkü ne ben, ne de o, eşcinsellik hakkında yeterli bilgi ve deneyime sahip değildik. Ankara’da ben bir eşcinsel olarak, uzaydaki tek bir nokta gibi yapayalnızdım. Çok zor!… Bu süreç içinde “mecburen” karşı cins ile bazı ilişkiler oluşturma şansını elde ettim. Hiçbir anlamı ve doyurucu yanı olmamasına rağmen, bir eşcinsel için şanslı bir deneyimdi. Terapiler ister istemez bu yönde devam etti. Sorunlar ortaya çıktığı zaman, ki hep çıkıyordu, terapiler hiçbir işe yaramıyordu. ”Sen ibne misin?”, diyerek beni baskılamaya çalışıyordu.

Bu arada askerliğim dolayısı ile Tuzla Piyade Okulu’na gittim. Yalnızlığım beni sürekli bunalıma sokuyordu. Askeri hastanede bir psikiyatra gittim. Doktorun ismini bilmiyorum. Rütbesi asteğmen. Yani benim gibi askerliğini yapıyordu. Bana dedi ki;
”Bu senin özel yaşantın istediğin gibi yaşayabilirsin. Şu an bulunduğun ortam ile yaşantını birbirinden ayır yeter.”

Olumlu bir yaklaşım ama, zaten benim özel yaşantım hâlâ yok. Söylediği literatürden alınmış bir cümle sadece. Fazlaca öneride bulunamadı.

Kura sonucu Bursa Işıklar Askeri Lisesi’ne gittim. Korkunç baskı altında ve bağnaz bir ortamdaydım. Bir psikiyatra gittim yine. Bana grup terapi önerdi. Sonucunu göremedim. GATA’ya sevk alıp gittim. Orada 15 gün yattım. Eşcinselliğim ile ilgilenen hiçbir doktor yok. Sadece ilaç veriyorlar. Belli kurallar altında yaşamaya zorlayarak disipline sokmaya çalışıyorlar. Uğraşı salonlarında sıkıntılarımdan kurtulmamı umuyorlar. Yine sonuç yok.
Bursa’ya geri döndüm.

Bir müddet sonra başka bir psikiyatra gittim; Dr. Taner ÖZEK. İçimdeki eşcinsel duygulardan söz ettim. Bu beni çok rahatlattı. Ancak yaşantıma geçirmem benim için büyük problemdi. Asıl sorun bu idi. “Konuşmamız sırasında bana bir eşcinsel arkadaşından söz etti. Kendisi üniversite öğretim üyesiymiş. Eşcinselliğini içinden geldiği gibi yaşarmış. Sohbet ihtiyacını barlarda arkadaşları ile giderirmiş. Gündüzleri iş hayatına devam edermiş. Benim de böyle yapabileceğimi söyledi.” Olumlu bir yaklaşım sayılabilir. Ancak tek deneyimi sözünü ettiği arkadaşı idi. Terapiler pek olumlu olamadı yine. Zaten ben korkunç gerginim.

Ben, daha sonra, 1994 yılında benim ile benzer duyguları yaşayan insanlar ile tanışma fırsatı buldum. Her şey çok ani oldu. Yeni yaşantıma uyum sağlamam bir süreç gerektiriyordu. Tekrar eski psikiyatrım olan Prof. Dr. Ünsal SÖYLEMEZOĞLU’na gittim. Bana; ”Ortamdan uzak kalmamı, henüz onlar ile görüşmeye hazır olmadığımı” söyledi. Yine çok yüzeysel ve amaçsız bir cümle.

Ben hâlâ eşcinselliğimin türünü (aktif, pasif veya travesti) tam olarak değerlendiremediğim için başka bir psikiyatra gittim. Bir önceki doktorumu bıraktım. Çünkü ona duygusal bir bağ ile bağlanmıştım. Çalışmamız olanaksız bir hale gelmişti.

Yeni doktorum; Prof. Dr. M. Orhan ÖZTÜRK. Akdeniz ülkeleri psikiyatri birliği başkanı. Zeki bir insan. Sorunuma olan yaklaşımı şöyle idi;
“Eşcinsel ilişkilere devam etmek istiyor isen, senin bileceğin konu. Karşı cins ile yakınlaşmak istiyor isen her zaman yardıma hazırım. Ayrıca kadınsı duygular taşıyıp taşımadığımı sordu. Ben de o an taşımadığı söyledim. Yaklaşımı, bir psikiyatr olarak çok olumlu idi. Ancak ben maddi problemlerim ile devam edemedim.

En son olarak Hacettepe Üniversitesi Psikiyatri ABD. Başkanı Prof. Dr. Ahmet GÖĞÜŞ ile bir görüşmem oldu. ”Bu ortamdan uzaklaş, sonu hastalık veya ölüm,” dedi. Oysa benim problemim sadece cinselliğimi netliğe kavuşturamamaktı.

Sonuç olarak Türkiye’deki psikiyatrlar, eşcinselliğin, travestilik ve transeksüelliğin sosyal potada ne olduğunu bilmiyorlar. Yaklaşımlar, mekanik kuralların uygulanmasından öteye geçemiyor. Türkiye’deki psikiyatri bilimi, otomotivdeki montaj sanayisinin bir benzeri bence.

Heteroseksüelliğin kandırdığı translar

Heteroseksüelliğin heykellerine tapınan, dahası kendi bedenine bir ayıp, bir kusur olarak bakan translar hep hüzünlendirdi beni.

Cinsiyeti, cinsel yönelimi, cinsiyet kimliğini sorgulamakla başlıyor bütün deprem.

Cinsiyete atılan küçük bir soru işareti, şüpheci bir bakış, bütün bir bellek şatosunun yıkımını başlatacak ve çoğunlukla huzursuz ettirecek, artık eskisi gibi olamayacak bir yıkımı başlatıyor.

Tüm algılarımızı, bedenimizi, kim olduğumuzu veya olacağımızı, olmamız gerektiğini belirleyen her şeyi alaşağı edecek sorgulamanın en temel, en önemli, en devrimci yanı cinsiyeti yani en ayıp, en yasak, en günah, en çok korkulan şeyi; bedeni sorgulamakla başlıyor bütün deprem.

Hal böyle olunca biz transseksüellerin, eşcinsellerin, biseksüellerin, kadın-erkek ikiliğini reddedenlerin, toplumsal cinsiyet normlarına uymayan/uymayı reddedenlerin en devrimciler, en huzursuzlar olmasını bekliyoruz, ya da çocuksu bir umutla ben bekliyordum.

Cinsiyeti sorgulayan birinin hele ki çok küçük yaşlarda (daha çok transseksüellerin deneyimlerinde olduğu gibi) kim olduğu ile ilgili bilerek veya bilmeyerek en yasak soruları soranların; büyüdüklerinde, iktidarı, iktidar ilişkilerini, devletin sömürü düzenini, bizi cinsiyetle bölen devletin bu ayrıştırmayı rengimiz, nerede doğduğumuz, hangi okulu okuduğumuz, uzun/kısa sağlıklı/hasta gibi yüzlerce, binlerce parçaya bölerek, ne giyeceğimizden tutun kimle nasıl sevişeceğimize kadar belirleme halini, deneyimli gözlerle görebileceğini, iktidarı böyle sorgulayabileceğini düşündüm uzun süre.

Devletseviciliğinin, konformizmin, tecavüzcüye duyulan aşkın bu denli güçlü olduğunu ve transların da bu kara komedinin bir parçası olabileceğini, ne yazık olabileceğini ve ne yazık olmayı seçtiklerini görmeden önceydi.

Hayat karşıma devleti çok seven, devlet için devlete borçlu olduğunu düşünen, devlet için uykusuz kalmak, vergi ödemek, nöbet tutmak sevdalısı transları çıkarttı.

Heteroseksüelliğe tapınmak yalnızca heteroların hastalığı değil.

Heteroseksüelliğin heykellerine tapınan, dahası kendi bedenine bir ayıp, bir kusur olarak bakan translar hep hüzünlendirdi beni.

Oysa cinsiyeti sorgulamakla başlayan yıkımın domino taşları gibi diğer iktidar kalelerini de devireceğini düşündüm.

Translar milliyetçi olamaz diye düşünüyordum, translar bağnaz/muhafazakâr olamaz diye düşünüyordum.

Önyargı duvarlarıma toslayan bu kez ben oldum, bunlar benim önyargılarım olduğu kadar umut ve temenni ettiklerimdi belki de.

Bir transın heteroseksüel düzene ayak uydurma çabası, zaten belli alanlara sıkıştırılmış hayatını evirip çevirip heteroseküel düzene cici bir şekilde sunmak için en çalışkan, en iyi çocuk olma çabasının beyhudeliğini, ne yaparsa yapsın asla yaranamayacağı ve ilk tökezlemesinde, ilk çatışmasında kendisine “travestiliği”nin sanki bir kusurmuş gibi yüzüne vurulabildiğini yılların “kadını” Bülent Ersoy’un başörtüsüyle ekrana çıktığında, kendisine alt tarafı kıçıkırık bir travesti olduğunun “hatırlatılmasını” ve hakarete uğramasını hepimiz gördük, işittik.

Elbette bu köle efendi ilişkisinin, mutlak onay makamı heteroseksüeller açısından birçok faydalı yanı olacaktır, hatta bu basit matematiği çözen bir hetero için durum içten içe keyif aldığı, yararlandığı, kullandığı, ezen-ezilen ilişkisinde muktedir olanın rahatsız olması beklenemez. Bu trajedi ancak bir transı hüzünlendirebilir.

Bunları neden dert edindiğimi biliyorum, kısa bir zaman öncesine kadar “sorunumun” ne olduğunu biliyorum diye anlatırdım bunu, ancak geldiğim noktada “sorunum”dan çıkıp var olma sebebimin bu olduğunu anlıyorum.

Ben insanları olduğu gibi kabul etmiyorum, bu yüzden aktivizm yapıyorum, bu yüzden ailemin “güvenli” evini terk ediyorum, bu yüzden bir transın öldürülmesini de, heteroseksüel ahlak karşısında kendini suçlu, ezik, eksik hissetmesini de kabullenmiyorum, bu yüzden bir transı, en çok bir transı sistem karşısında eletek öperken, kravat takarken görmeye katlanamıyorum. İnsanları olduğu gibi kabul etmiyorum ve onları rahatsız etmek istiyorum, değiştirmek, dönüştürmek, oyunlarını, düzenlerini bozmak, uykularını kaçırmak istiyorum.

Sonuç olarak huzursuz bir travestiyim ve huzurunuzu kaçırdığım için de özür dilemiyorum.

“Ahlâksızlar”ın mekânsal dışlanması

1996 yılında İstanbul Habitat-II İnsan Yerleşimleri Zirvesi’ne[1] hazırlanırken Ülker Sokak’ta ikâmet eden travesti ve transeksüel kadınlara yönelik “mahalle baskısı” haberleri ile karşılaştık ana akım medyada. Ülker Sokak sakinlerine ne oldu ise, o güne kadar birlikte yaşadıkları travesti ve transeksüel kadınlarla artık yaşamak istemediklerine karar vermişler ve sokaklarını bu “ahlâksız”lardan temizlemek için saldırılar başlatmışlardı. Toplumu bu duyarlılık örneği(!) temizlik operasyonuna dâhil edebilmek için de, heteroseksüel Ülker Sokak sakinleri evlerine Türk Bayrağı asarak; Ülker sokakta yaşayagelen travesti ve transeksüellerin, ait olunan daha büyük topluluğun bir bileşeni olmadığı iddiasını, bayrağın işaretlemesiyle ilân edip kampanya başlatmışlardı.

Eşcinsellere ve travesti ve transeksüel bireylere, onları magazinleştirmediği sürece yer vermeyi tercih etmeyen ve onların gerçekliğinin topluma ulaşmasına izin vermeyen ana akım medya, nasıl olduysa, travesti ve transeksüel kadınlara yönelik bu linç kampanyasına pek ilgi duymuş ve Türkiye’de televizyon başında olan herkesin yaşamına onları sokmaya karar vermişti. Zira varlıklarını görünmezliğe hapsederek kurtulabileceklerini sandıkları travesti ve transeksüel kadınlara yönelik bu linç ve def etme kampanyası, tam da ana akım medyanın bakışıyla, onları zihnimizde de linç etmemiz için bir fırsattı. Zaten ana akım medyayı “ana akım” yapan da sorgulamaksızın tek gerçeklik kabul edilen egemen kültürü yeniden üretmesi değil mi? Ve ana akım medya güya duyarlılık örneği göstererek bu def etme kampanyasının taraflarını görünür kılmaya karar vermişti.

O zamanlar kendini yeni kabullenmeye çalışan bir eşcinsel olarak aklımda kalan en çarpıcı şey, Savaş Ay’ın, sanırım A Takımı programındaki görüntülerdi. Programda çaresizce dertlerini anlatmaya çalışan travesti ve transeksüel kadınlar ile kışkırtılmış bir faşizmden beslendiği aşikâr olan ve onların sözcüklerini hiç duymayan ve kendi meşruiyetine sonsuz inanmış kimi mahalle sakinleri… Faşizm o an beynime kazınmıştı sanki. Belleğimde böyle kalmış tanıklık ettiğim an. Bir ürküntü duyduğumu hatırlıyorum, dış görünüşümle anlayamasalar bile eşcinselliğimi, bilselerdi başıma ne gelirdi ürküntüsü. Ve dalgalanan bir Türk bayrağı… Çocukluğumdan beri benim bayrağım olduğu öğretilmeye çalışılan ama şimdi benim gibileri işaretlemek ve linç etmek için kullanılan Türk bayrağı… İşte o an heteroseksizm, cinsiyetçilik, militarizm, milliyetçilik, kapitalizm zihnimde en berrak şekilde birleşmişti ve bu kavramların kardeşliğinin gölgesinde, kendimden başka gidecek yerim olmadığını; isyan, acı, öfke, korku, bulantı, tiksinti gibi birbirine karışan duygularla anlamıştım.

Bayrağın gerisindekiler…

Aslında anlamak zor değildi, Ülker Sokak’ta onca yıldır karşılaşılmayan türde bir saldırının neden o zaman başladığını. Türkiye’nin en gözde şehrinin en merkezi mekânlarından biri gerçek bir rant alanıydı ve mesele mahallenin namusu, ahlâkı değil, getireceği ranttı. Mesele basitçe transfobi ve homofobi de değildi aslında. Habitat-II sürecinde kentin görsel sunumu o derece önemli bir hal almıştı ki, görüntü kirliliği yarattığı düşünülen her şey “temizlenmeye” ve uzaklaştırılmaya çalışılmıştı. Bu anlamda yalnızca travesti ve transeksüel kadınlar değil, sokakta yaşayan çocuklar ve sokak hayvanları da görüntünün dışına çıkarılmaya çalışılmış ve onlar da bu “temizlik operasyonu”ndan nasiplerini almışlardı. Yoksa adaletli bir ahlâk ve namus sıralaması yapabilsek, travesti ve transeksüel kadınlara saldıran mahalle sakinlerinin de ahlâksızlıkta onlarla yarışacağına ve iki yüzlülükte tartışmasız galip geleceklerine kuşkum yok. Ama ahlâk deyince bireylerin cinsel alanlarında nelerin, nasıl yaşandığı dışında bir algısı kalmamış bir kültürde, hangi ahlâkın tartışması yürütülebilir ki?

Kaldı ki, Pınar Selek’in Ülker Sokak olaylarını konu alan ve sözlü tarih aktarımı yaptığı Maskeler, Süvariler, Gacılar (2006) isimli kitabındaki travesti ve transeksüel kadınlarla yapılan görüşmelerden anlıyoruz ki, travesti ve transeksüel kadınları linç etmek için yarışanların bir kısmı aslında onların müşterileriydi. Travesti ve transeksüel kadınlarla hem para karşılığı seks yapıp hem de gündüz karıştıkları ve ahlâkları toplumsal erkeklik kalkanıyla sorgulanmayan toplumsal yaşamda, onları linç etmeye çalışacak kadar ikiyüzlüydüler. Hem onlarla cinsellik yaşadıkları için en az onlar kadar “ahlâksız” hem de bunu örtbas etmek için onları (ve dolayısıyla aslında kendilerini) linç edecek kadar zavallı, korkak ve çaresizdiler.

Ülker Sokak olaylarının en çarpıcı boyutu elbette bütün bu saldırı, def etme ve linç zincirinin emniyet güçleri tarafından engellenmemesi ve saldırganlar hakkında yargıya intikal edip sonuçlanan bir kovuşturma olmamasıdır. Böylece bildiğimiz bir şeyi bir kez daha zihnimize kazıyoruz: Yasalar önünde ne kadar eşitlik kurgusu yaratılırsa yaratılsın, her vatandaş eşit değildir. Bazı vatandaşların can ve mal güvenliği, ikamet ve seyahat özgürlüğü, eğitim ve sağlıktan yararlanma hakkı diğer vatandaşlar kadar eşit değildir. Hatta mümkünse bu travesti ve transeksüel vatandaşlar hiç vatandaş olmasalar daha iyi olur. Vatandaşlarsa da haklarını korumak ve güvenliklerini sağlamak yüce devletimize düşmez, devlet elini bu “namussuzlar”la kirletmez, onları linç etme işini bile kendi üstlenmeyip, mahalle bekçilerine havale eder. Zaten her vesileyle işe koşulan bir koyu milliyetçilik marifetiyle, bütün “norm-dışı”ları yok etmeye hazır “maliyetsiz gönüllüler” varken, devletin bu gibi “temizlik harekât”ları için maaş, ulaşım gideri, emeklilik primi gibi giderlerini kabartmasına da gerek yoktur. Faşist eylemliliği doğrudan doğruya üstlenmek ve finanse etmek yerine, bu zihniyeti ve eylemliliği yaygınlaştıracak, sıradanlaştıracak ve normalleştirecek kanalları güçlendirmek, güvenlik güçleriniyse ancak destek kuvveti olarak istihdam etmek hem minimum maliyetle maksimum fayda sağlayacak, hem de daha kalıcı bir yöntemdir. Böylece devlet olarak yasal yollarla doğrudan doğruya halledemeyeceğiniz işleri gayri-meşru alana ve yöntemlere havale etmiş olursunuz. Uluslararası anlaşmalarla yapmış olduğunuz insan hakları konusundaki taahhütleri görüntüde çiğnemeden, arka bahçede rahatlıkla organize edeceğiniz bir alan da yaratmış olursunuz. Üstelik bir başbakanın aleni olarak ve yaptırımsızca, “Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” diyebilmesine elveren, kahramanlarıyla, silahlarıyla ve cesetleriyle beslenen bir politik-kültürel iklimde, arka bahçe organizasyonlarının hayata geçirilmesi gayet mümkündür de…

Ülker Sokak’ta oturanların evli, çocuklu, heteroseksüel aileler olduğunu ve “bir grup çapulcu”nun bu aileleri yerlerinden etmek için gece-gündüz evlerine, kendilerine saldırdığını hayal ettiğimizde ve öylesi bir durumda neler olabileceğini kendimize sorduğumuzda, şiddetle sarmalanmış ayrımcılığı kavramamız hiç zor değildir oysa. Öylesi bir durumda emniyet güçleri bütün olanakları ile heteroseksüel aileleri korumaya çalışmaz mı? Korumazlarsa toplumun her kesimi bu işi vazife edinip hesabını sormaz mı? “Kutsal aile”ye tecavüz ediliyor diye bütün “kahramanlar” vazife başına koşup “namus”u ve “normal”i korumak için bu saldırıyı topyekûn bertaraf etmez mi? Söz konusu olan travesti ve transeksüel kadınlar olunca neden bunun tam tersi bir mekanizma işliyor? Onlara, bırakalım kutsalını (Ülker Sokak getirileri itibariyle kutsal sayılmaya çok aday bir toprak çünkü) en adisinden toprağı bile neden reva görmüyoruz? Herkesin gidecek bir yeri varken neden onlara her kapı kapalı? Birlikte hayal edelim, kendi başımıza geleceği aklımıza bile gelmeyen şey, nasıl olup da aynı şehirde yaşadığımız başka insanlar için gündelik yaşamın bir gerçekliğine dönüşebiliyor? Bize sorgusuz sualsiz ait olduğunu düşündüğümüz bir yerin, hangi bilgiyle, bir başkası için kapılarının sonuna kadar kapalı olduğu varsayımıyla yaşayabiliyoruz?

Öncesi…

Ülker Sokak olayları transgender kadınlara yönelik kitlesel mekânsal dışlamanın kamuoyunun bilgisine sunulmuş ilk haliydi. Bu nedenle, Ülker Sokak olayları ile birlikte hayatımızda bir şey değişti. LGBTT bireylere karşı uzunca süredir devam eden dışlanma görünür bir kamusal bilgi haline geldi. Pınar Selek’in yukarıda anılan araştırması ile de toplumsal belleğimizden silip geçeceğimiz, yüzyıl geçince de inkâr edebileceğimiz bir günahtan, tarihe düşülmüş bir nota dönüştü.

Elbette travesti ve transeksüel kadınların Ülker Sokak’ta birlikte ikamet etmesi bir tesadüf değildi. Dağınık bir biçimde ayrı ayrı şehir ve bölgelerde ikamet ettiklerinde o mekânlara kabul edilmiyorlardı. Güvenlik ve kabul edilme endişesi nedeniyle tek tek yaşadıkları yerlerde açığa çıkamayan travesti ve transeksüel kadınlar, ancak büyük şehirlerde kendileri gibi travesti ve transeksüel kadınların bir şekilde tutunmayı başardıkları yerlere göç ediyorlar ve aslında dışlanma ve korku sonucu belirli bölgelerde ikamete zorlanıyor, bir nevi tecrit hayatı yaşıyorlardı. Tıpkı Romanların Sulukule dışında ikamet etmesi ve kültürlerini yaşatmasının toplum tarafından kabullenilmemesi ve belirli bir bölgeye hapsedilmesi gibi, travesti ve transeksüel kadınlar da Beyoğlu bölgesine hapsediliyorlardı. Bu bir arada yaşama kültürü geliştirme zorunluluğu, aynı zamanda onların birbiri ile dayanışarak güvenliklerini de kendi yöntemleri ile sağladıkları bir güvenlik ağı ve koruma da yaratıyordu. Kendisine benzemeyenlerle yan yana yaşamaya kapalı bir kültürün uzantısı ve dayatması olarak, diğerlerine benzemeyenler, aslında onları bir arada tutan çok az ortak özellik olmasına rağmen (mesela cinsel yönelimlerinin aynı olması iki insan arasındaki yalnızca ve sadece tek ortak özellik olabilir) yalnızca bu benzerlikleri üzerinden birbirine tutunmak ve yaklaşmak, diğerlerinden ayrışmak zorunda bırakılıyor ve tek bir özelliğe dayalı yalıtılma deneyimi yaşıyorlardı. O yüzden bu güvenlik ağının dağıtılması, aynı zamanda kültürel olarak farklı olanın da yok edilmesinin önünü açıyordu.

Zaten, sonuç olarak, travesti ve transeksüel kadınlar yaşadıkları, çalıştıkları, hayatlarını sürdürdükleri bir mekândan, yani Ülker Sokak’tan dışlanarak, aslında sürgün edilerek, farklı yerlere dağıldılar. Gündelik hayatlarının sıradan bir parçası olan toplumsal-mekânsal dışlanma, bu örnekte kitlesel bir forma büründü. Böylece Ülker Sokak’ta birbirleriyle dayanışarak örmüş oldukları güvenlik ağı da çözüldü ve birbirlerinden yalıtılmış olarak devam ettikleri hayat, pek çoğunun yok olması, yani öldürülmesi ile sonuçlandı.

Aslında, bu ne ilk ne de son sürgündü. 1980 askeri darbesi ile yapılan “temizlik”te de travesti, transeksüel ve eşcinseller saçları kazınarak, İstanbul’dan başka şehirlere sürgüne gönderilmişlerdi. Bu sürgünü, 12 Eylül sürecine ilişkin sözlü aktarımlarla biliyoruz. Aslında, 1980 darbesi üzerinden belki de en az konuşulan mağduriyet LGBTT[2] bireylerin mağduriyeti olarak kalmış durumda. 1980 darbesinden sonra pek çok LGBTT bireyin saçlarının kazınarak İstanbul dışına sürgüne gönderilmesi, pek az kişi tarafından bilinen ve dillendirilen bir gerçek. Zira etiketleme, mağduriyetler hiyerarşisinde dahi LGBTT bireyleri en sona atıyor. LGBTT bireylerin tarihini dahi unutarak, görmezden gelerek rahatlıkla ilerleyebiliyoruz. Ama en azından pek çoğumuz o dönemde yurt dışında cinsiyet düzeltme ameliyatı geçiren Bülent Ersoy’un pembe nüfus cüzdanı alıp ülkesine geri dönebilmek için dahi nelere maruz kaldığını hatırlıyoruz sanırım.

1980 darbesi yönetimi sahnede kadın kıyafeti giyen erkeklere yasak getirmişti. Yasak, İçişleri Bakanlığı’nın 19 Mart 1981 tarihli “Bar, pavyon gibi içkili yerlerde, kadın kıyafetiyle erkeklerin çalıştırılmasının engellenmesini içeren” genelgesiyle uygulandı. Bu yasaktan iki ay sonra Bülent Ersoy Londra’da cinsiyet düzeltme ameliyatı geçirmiş ve pembe nüfus cüzdanı alabilmek için darbe yönetiminin çekilmesini beklemek zorunda kalmıştı. Ersoy, 14 Nisan 1981’de Londra’da ameliyatla cinsiyet değiştirdiği halde, nüfus cüzdanında ‘erkek’ yazdığı için, “kadın kıyafeti giyen erkek” statüsündeydi. İstanbul Valiliği de, Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’na dayanarak, 13 Haziran 1981’de “kadın kıyafetiyle sahneye çıkan erkek” olduğu gerekçesiyle Ersoy’a “sahne yasağı” koydu.

Yasa şöyleydi: “Polis; genel ahlak ve edep kurallarına aykırı olarak, utanç verici ve toplum düzeni bakımından tasvip edilmeyen tavır ve davranışlarda bulunanlar ile bu nitelikte söz, şarkı, müzik ya da benzeri gösteri yapanları herhangi bir şikâyet olmasa bile engeller.”

Bülent Ersoy, ameliyat olduğunu belirterek kadın kimliğini ispatlamak için hukuki süreç başlattı. Sabah gazetesinde 28 Ağustos 2005 tarihinde yer alan Ersan Atar’ın haberine göre, dönemin İstanbul Valisi Nevzat Ayaz, bu süreci şöyle anlattı: “Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’na göre, bir kadın sanatçının gazinoda çalışabilmesi için polisten izin alması gerekiyordu. Bülent Ersoy o dönem, erkek olduğu halde, Emniyet’e kadın olarak müracaat ediyor, izin istiyor. Emniyet bakıyor, ‘Siz kadın değilsiniz, erkeksiniz’ diyor. Emniyet yasak kararını hazırladı. Vilayetten de tasdik aldı. Bülent Ersoy, bu karara karşı Danıştay’a itiraz etti. Danıştay emniyetin kararını onadı. Ersoy, Danıştay Dava Daireler Kurulu’na itiraz etti. Orası da idarenin verdiği kararın hukuki olduğunu tasdik etti.”

Ersoy’un hukuk mücadelesi 7 yıl sürdü. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ve eşi Semra Özal’ın devreye girmesiyle, Haydarpaşa Numune Hastanesi’nden “kadın” raporu aldı, Yargıtay’ın da onamasıyla, 7 Ocak 1988’de ‘kadın’ kimliğini resmen tescil ettirdi.

Bülent Ersoy’un yasaklanmasına neden olan kanun maddesi ise, “Birinci AB Uyum Paketi” ile kaldırıldı. Polisin “kadın kıyafetiyle sahneye çıkan erkeklere yasak getirme” yetkisi ile daha önce, içkili eğlence yerlerinde sahneye çıkan kadınların polise parmak izi vermesi, zührevi hastalıklar hastanesinden rapor alması gibi uygulamalar da kaldırıldı. Aynı paket, ironik biçimde, şiir okuduğu için hapse giren ve siyasetten yasaklanan Tayyip Erdoğan’ın yasağını da kaldırarak, başbakan olmasının yolunu açtı.
Bu bile tek başına, 1980 darbesi zihniyetinin LGBTT bireylere yönelik tutumunu gözler önüne sermeye yetebilir. Nüfus cüzdanını değiştiremeyip yurt dışında bir nevi sürgün hayatı yaşamaya zorlamak olarak algılanabilecek bu mekânsal dışlanmadan böylelikle haberdar olmuş oluyoruz. Aslında, Bülent Ersoy’un çok tanınmış ve sevilen bir şarkıcı olmasına rağmen nüfus cüzdanı alamaması süreci ve sonrasında aslında o nüfus cüzdanını da “sıradan” biri olmadığı, üst sınıfa mensup ünlü bir şarkıcı olduğu için alabilmiş olması da, dışlamaya dair pek çok şey anlatıyor.

Eryaman, Esat…

Ne var ki sürgünler, ne askeri yönetim dönemiyle ne de Ülker Sokak olayları ile bitiyordu. 10 yıl sonra, 2006 yılı Nisan ayında bu defa, Ankara’nın, şehir merkezine en uzak semtlerinden biri olan Eryaman’da ikamet eden travesti ve transeksüel kadınlara, yine semtin “enformel toplum güvenliği timleri” tarafından bir linç ve def etme kampanyası başlatıldı. Senaryonun Ülker Sokak senaryosu ile olan benzerliği, “yaratıcı” olmaya bile gereksinim duymayacak denli kendini meşru addeden bir şiddet kavrayışını gözler önüne seriyordu. Her biri erkek olan ve erkek oldukları muhakkak olan mahalle sakinleri saldırılarını; travesti ve transeksüel kadınların arabalarının önünü kesip fiziksel şiddet uygulama, darp etme, mallarına zarar verme, evlerinin kapısını kırıp içeridekileri kurşunlama boyutuna taşırken, olaylar emniyet güçlerinin gözünün önünde olmasına rağmen, nedense emniyet güçleri olayları seyretmekle yetiniyordu.

Saldırılar önce emniyete, ardından savcılığa intikal etti. Bu aşamada Kaos GL Derneği’nin avukatları, şikâyetçilerin avukatlığını üstlendi. Bir kısmına şahsen tanıklık ettiğim bir yargı süreci başladı sonrasında. Pek çok saldırı olduğundan her bir suç ayrı değerlendirilerek, ayrı soruşturma açılmıştı. Biz öncelikle bu suçların birbirinden bağımsız, adi suçlar olmadığını, Eryaman’da yaşayan travesti ve transeksüel kadınlara, cinsel yönelimlerinden dolayı yöneltilmiş sistematik ve örgütlü saldırılar olduğunu, dosyaların birleştirilerek suç kapsamının bu şekilde değerlendirilmesini talep ettik savcılıktan. Ancak savcılık öncelikle şikâyetçilerin ifadesini yeniden almakta ısrar etti. Şikâyetçilerin bir kısmının dosyalarını takip ediyorduk ama şikâyetçilerin pek çoğu saldırılar sonucu başka şehirlere kaçmıştı. Başta 11 Kasım 2008’de öldürülen Dilek İnce[3] olmak üzere pek çok travesti ve transeksüel kadın, diğer şikâyetçilere ulaşıp savcılıkta şikâyetlerini yenilemeleri için çabaladıysa da, şikâyetçilerin pek çoğuna ulaşmak mümkün olmadı. Ulaştıklarımızı da Ankara’ya getirip savcılıkta dinletmek mümkün olmadı. Muhtemelen yaşadıkları büyük korkunun da etkisi altındaydılar. Ve şikâyet neticesinde, mahkeme sanıklara ancak “mala zarar vermek” suçundan ceza verdi.

Ne var ki, Eryaman saldırılarını gerçekleştiren aynı çete Ankara’nın Esat semtinde de saldırılara başladı ve bu defa yakalandılar. Bir süre tutuklu kaldılar. Bu defa bir değişiklik daha oldu. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi olayları organize suç kapsamında değerlendirdi ve bu saldırıların cinsel yönelimleri nedeniyle travesti ve transeksüel kadınlara duyulan önyargı ve nefretle işlendiğine karar verdi. Ancak bir yıl dahi tutuklu kalmamış olan sanıkları, tutukluluk süresini yeterli bularak hükümle birlikte salıverdi.[4]

Yine de bir şey değişmişti hayatımızda. Travesti ve transeksüel kadınlar mekânsal dışlanmaya karşı tutunamayıp yaşadıkları yerleri terk ederek başka yerlere dağılmış olsalar da, bu sefer bu kitlesel mekânsal dışlanmaya karşı, en azından hukuksal bir karşı koyma başlamıştı. Elbette bu, Türkiye’de LGBTT bireylerin maruz kaldıkları dışlanmaya karşı bir araya gelip kendi alanlarını, kendi örgütlenmelerini yaratmak için on beş yıl sürdürdükleri mücadelenin de sonucuydu.

Gökkuşağı’na Karşı…

LGBTT bireylerin kamusal alandaki görünürlüğüne karşı gösterilen şiddet ve engelleme bunlarla sınırlı değildi elbette. Bunun en çarpıcı tezahürlerinden biri 6 Ağustos 2006’da Bursa’da yaşandı. Bursa’da 2006 yılında kurulan Gökkuşağı LGBTT Derneği, derneklerinin yasaya ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle kapatılmasına yönelik Bursa Valiliği’nin savcılığa başvurmasını ve LGBTT bireylere yönelik ayrımcılığı protesto etmek için, Bursa’da valiliğin izni ile bir yürüyüş düzenledi. Ancak yürüyüşten haberdar olan Bursasporlu Esnaflar Derneği Başkanı Fevzinur Dündar Bursaspor taraftarlarını yürüyüşü engellemek için göreve çağırdı. 6 Ağustos 2006 günü Bursaspor taraftar formalı yüzlerce kişi, Gökkuşağı Derneği’nin bulunduğu binanın etrafında toplanarak, yürüyüşü engellemek için LGBTT gruba taşlarla, sopalarla saldırdı. Saldırganlar “Bir avuç dönme, dua edin polise”, “Buradan çıkış yok, öleceksiniz” gibi sloganlar atıyorlardı. Saldırılar sonucu LGBTT grup binada mahsur kaldı. Zira Emniyet güçleri yasal olarak izin alınmış yürüyüşü gerçekleştirmeyi sağlamak yerine, “kamu güvenliğinin tehlike altında olduğu”nu söyleyerek, grubun Gökkuşağı Derneği’nde mahsur kalmasına ve linç girişimi altında korunmadan beklemesine göz yumdu.

Bursasporlu Esnaflar Derneği Başkanı Fevzinur Dündar, yürüyüşten önce hem yerel hem de ulusal basında yer aldığı haliyle şunları söylemişti[5]:

“Bursa evliyalar ve padişahlar şehridir. Böyle toplum dışı insanların yürüyüşlerine sahne olacak kadar adının kirleneceği ve kirlenmeyi hak ettiği bir şehir değildir. Kesinlikle engel olacağız. Bu yürüyüş için kanuni yönden belki bir şey yapılamamıştır. Ama toplumsal açıdan bizler bunun karşısında olacağız ve gerçekleşmesini engelleyeceğiz. Bursa böyle kimliği belirsiz lanet insanların cirit atacağı bir şehir değildir. Emniyet yetkililerine, valiliğe ve siyasilere sesleniyorum; bu insanların linç edilmesini istemiyorlarsa tutum ve hareketlerini netleştirsinler. Her maç öncesi saat 16.00’da yaptığımız Atatürk Stadı’na yürüyüşümüzü de eşcinsellerin yürüyüşü ile aynı saate ve güzergâha aldık. Koskoca Bursa’da 300 kişiyi yürütmeyeceğiz. Biz 5 bin kişi olacağız. İstiyorlarsa gelsin, yürüsünler.”

Fevzinur Dündar’ın bu ifadesi açıkça LGBTT bireyler kanun yoluyla engellenmezse onları kendi “toplumsal kanunlar”ı çerçevesinde engelleyeceklerini ifade ediyordu. Peki, bu gücü, kendi kanununu koyup uygulama yetkisini nereden alıyordu?

Elbette faili meçhul cinayetlerin, suikastların gerisinde devletin içindeki derin(!) bazı güçlerin olduğunun bu kadar normalleştirilerek telaffuz edilebildiği bir ülkede, bu gücün nereden geldiğini kestirmek güç değil. Sistemin yasal yollarla bertaraf edemediği kendisinden farklı düşünenleri katletmek için örgütlenmelere giriştiği ve bu örgütlenmelerin doğrudan devletin kendisi tarafından finanse edilip korunduğu gerçeği bu kadar gündelik yaşamımızın bir parçası haline gelmişken, Fevzinur Dündar’dan başka ne bekleyebiliriz? Bu gücü elbette kültürel olarak dayatılan ve egemen hale gelen, yasalardan bile daha çok meşruiyet alanı bulan ataerki, homofobi, milliyetçilik, faşizm ve militarizmden alıyor. Başka bir damardan ayrıca beslenmesine gerek kalmıyor.

Ama LGBTT bireyler artık dışlanmayı kabul etmiyorlardı ve tehditler karşısında kolayca bertaraf olmayacak ölçüde kendi örgütlenmeleri ve mücadele kanallarını yaratmışlardı. Bursa Gökkuşağı ve Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Dernekleri’nin yaptıkları başvuru sonucu, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı Fevzinur Dündar hakkında TCK’nın 218’inci maddesine dayanarak “halkı kin ve düşmanlığa tahrik, sevk”ten yargılanmasına karar verdi. Ancak Bursa 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılama sonucunda, mahkemenin 02.04.2009 günlü kararı ile “Suçunun ispat edilemediği” gerekçesine dayanılarak Fevzinur Dündar’ın beraatına karar verildi. Suçunu basına demeç yolu ile bildirmişken ve suçunun sabitliği basın yolu ile kamuoyunca dahi bilinir hale gelmişken, Fevzinur Dündar’ın suçunun ispat edilemediği gerekçesine dayanacak kadar gerçeği örtebileceğine sanan bir yargı kararı ile daha muhatap olduk. Ve bu yargı kararlarının dayanaklarını kanunlardan ve gerçeklerden değil, arkasına rahatça sığınabildikleri homofobi, transfobi ve faşizmden aldıklarını bir kez daha çarpıcı bir biçimde görmüş olduk.

“Kendine Ait Bir Oda”…

Bütün bu durumlar, dışlamanın yalnızca toplumsal ve mekânsal alanda değil, toplumsalın yansıması olan hukuk alanında da kendini gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak, Türkiyeli LGBTT bireyler 1990’lı yılların başlarından itibaren bu dışlamaya karşı kendi örgütlerini oluşturmaya başlamış ve İstanbul’da Lambdaistanbul, Ankara’da Kaos GL oluşumları kurulmuştu. Kaos GL’de yan yana gelen ve ağırlıkta eşcinsellerden oluşan grup yalnızca yan yana gelmekle kalmadı, dışlamayla mücadele etmek ve o güne kadar eşcinsellerin sözünü yansıtmayı tercih etmeyip homofobik söylemi elden bırakmayan medyanın dezenformasyonuna karşı, eşcinsellerin kendi sözlerini söyleyebileceği ve 1994’ten bu yana aralıksız çıkan tek LGBTT yayını olan Kaos GL Dergisi’ni çıkarmaya başladı.

LGBTT örgütlenmelerin öncesinde de LGBTT bireyler elbette yan yana geliyordu. Bu yan yana gelmeler erkek eşcinseller ve transgender kadınlar için daha çok park, hamam, porno film gösterimi yapan sinemalarda, ev toplantılarında ve LGBTT bireylere hizmet eden veya varlıklarına göz yuman barlarda gerçekleşiyordu. Bu karşılaşmalar da politik bir var oluştan çok sosyalleşme, tanışma, karşılaşma, buluşma ve cinsellik amaçlarına hizmet ediyordu. Zira LGBTT bireylere özel hizmet eden mekânlar dışında, LGBTT bireylerin birbirini tanıması, sosyalleşmesi ve bir araya gelmesi neredeyse imkansızdı. Özellikle dış görüntüleri ile heteroseksüel bireylerden ayırt edilmesi pek mümkün olamayan LGB bireylerin, kamusal alanda birbiri ile karşılaşsalar bile birbirlerinin cinsel yönelimlerini, yani ortaklıklarını anlamaları mümkün değildi.

Bu esnada, travesti ve transeksüel kadınlar da İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Mersin gibi çeşitli büyükşehirlerin bazı bölgelerinde birlikte yaşama kültürü geliştirerek kendi mekânlarını oluşturmaya ve kendilerine alan açmaya çalışıyorlardı.

Lezbiyenler için ise bu seçenekler dahi mevcut değildi. Lezbiyenlere hizmet eden özel bir mekân dahi bulunmuyordu. Ancak elbette lezbiyenler de varlıklarına bir şekilde göz yuman çeşitli cafe ve barlarda yan yana geliyorlardı. İnternet kullanımının olmadığı o yıllarda karşılaşmalar yaşamak oldukça güçtü. O yüzden LGBTT bireyler kendi etraflarında yaratabildikleri yalıtılmış küçük dünyalarda cinsel yönelimlerini yaşıyorlardı. Örgütlenme sürecine kadar LGBTT bireylerin kendileri için yaratabildikleri mekânlar bunlarla sınırlıydı.

Örgütlenme ile birlikte de LGBTT bireylerin kendi mekânlarını kazanmaları hemen gerçekleşmedi. Kaos GL’nin bir kültür merkezi açarak mekâna kavuşması 2000 yılında gerçekleşti. Lambdaistanbul’un ofis kurması ise 2002 yılında gerçekleşti. Böylece ailelerinin dahi evden kovduğu, şiddet uyguladığı, tedaviye ve evlenmeye zorladığı, ekonomik olarak cezalandırdığı, toplumsal yaşamda da bunun başka bir tekrarını yaşayan ve bu anlamda gidecek pek de yerleri olmayan LGBTT bireyler de kendi mekânlarını yaratmaya başladılar. Ama kendi mekânlarını yaratırken gettolaşma ve yalıtılma tehlikesini de gördükleri için, Kaos GL Dergisi’nin sloganlarından biri; “Gettoları değil kentin tamamını istiyoruz” olmuştur. Zira LGBTT bireyler bu gettolarda bir yandan kendi güvenlikleri için dayanışma ağlarını kurmak zorunda kalırken, bir yandan da toplumdan yalıtılma tehdidi altındadır.

1990’lı yılların başında, içinde çalıştıkları İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi’nde kurmak istedikleri Eşcinsel Komisyonu dernek yönetimi tarafından engellenen ve orada eşcinsellik üzerine politika yapmalarına izin verilmeyen LGBTT bireyler, bu dışlamaya son vermek için kendi mekânlarına kavuşup kendi sözlerini üretmekten başka çare bulamadılar. Ancak bundan sonra gelişen 15 yıllık süreçte, insan hakları ve kadın örgütlerinin kapılarını LGBTT bireylere kapatmak, en azından muhalif kesimde, kabul edilemez bir duruma dönüştü. Böylece LGBTT bireylerin mücadele sürecinde kendi mekânlarını oluşturmaları, başka kapıların da yavaş yavaş açılmasına neden oldu ve alanlarını genişletmiş oldular. Mekânsal dışlanmaya direniş önce kendi mekânını kurarak gerçekleştirildi.

Sonraki süreçte, Kaos GL grubu 2005 yılında dernekleşme kararı alıp, Türkiye’de ilk LGBTT derneğini kurdu. Ancak kurulmasının hemen ardından, Ankara Valiliği, Medeni Kanun’da yer alan “Hukuka ve ahlâka aykırı dernek kurulamaz” hükmüne dayanarak, Kaos GL Derneği’nin kapatılması için Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na başvurdu.

Ancak, Ankara Savcılığı, 10.10.2005 tarih ve Basın Soruşturma No: 2005/2247, Basın Karar No: 2005/1491 sayılı kararı ile, Kaos GL Derneği’nin adında ve tüzüğünde ahlâka aykırı bir durum bulunmadığına, derneğe kapatma davası açılmasına yer olmadığına karar verdi. Kararda, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun, AB siyasi kriterleri, Katılım Ortaklığı Belgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve taraf olunan uluslararası insan hakları sözleşmeleri dikkate alınarak hazırlandığı belirtildi. Uluslararası sözleşmelere ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne atıf yapılan kararda, “cinsel işlev bozukluklarının genel olarak ahlâki bozulmanın bir sonucu olarak düşünüldüğü, ancak Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından ‘başlı başına bir bozukluk’ olarak ele alınmadığı ve eşcinselliğin spesifik olarak tanımlanmadığı” belirtildi. “Lezbiyen” ve “gey” kelimelerinin günlük hayatta ve bilimsel araştırmalarda rahatlıkla kullanıldığına işaret edilen kararda, “Bu kavramlar, toplumlara göre değişir. Yeni TCK’nın yapılandırılmasında ‘cinsel yönelim ayrımcılığının’ tartışıldığı bir dönemde, eşcinsel olmak ahlâksız olmak anlamına gelmez. Aslolan tüm ahlâk bilimleriyle uğraşanların ortak birleştikleri nokta olan insan iradesinin hür olması gerektiğidir,” denildi. Kararda, derneğin adında ve amaç bölümünde “Ahlâk dışı olarak tanımlanabilecek bir husus bulunmadığı” ifade edilerek, uluslararası sözleşmeler de dikkate alınarak derneğin kapatılması talebiyle kamusal dava açılmasına gerek olmadığı kaydedildi.

Böylece, LGBTT bireyler T.C. devleti tarafından resmi olarak tescil edilmiş bir statüye ve mekâna kavuştular. Kaos GL’nin dernekleşmesinin hemen ardından 2006 yılında Bursa’da Gökkuşağı LGBTT Derneği ve Ankara’da Pembe Hayat LGBTT Derneği kuruldu. Böylece LGBTT mekân sayısı Türkiye çapında dörde yükseldi. Bu dernekler de Kaos GL ile aynı süreci yaşadılar ve valilikler derneklerinin kapatılmasını talep ettiyse de, savcılıklar kapatma talebini reddetti.

Ancak, yine aynı yıl İstanbul’da dernekleşen Lambdaistanbul Derneği hakkında İstanbul Valiliği tarafından Beyoğlu Savcılığı’na yapılan başvuru sonucu, Beyoğlu 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dernek aleyhine kapatma davası açıldı ve yapılan yargılama sonucu 29 Mayıs 2008 tarihinde derneğin tüzüğünün hukuka ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesi ile kapatılmasına karar verildi. Ancak, kararın temyiz edilmesinin ardından, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi dernek hakkındaki kapatma kararını, dernek faaliyetlerinin hukuka ve ahlaka aykırı olmadığı ve örgütlenme özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği gerekçesi ile bozdu.

LGBTT dernekleri kapatmaya yönelik olarak işleyen bu yargı süreci, hukukun LGBTT bireylerin dışlanması ve ahlaka aykırı algılanması konusunda nihayet bir karar vermesi ile sonuçlandı. Ve dışlanmaya karşı verilen mücadele LGBTT bireyler lehine bir kazanım getirdi.
2008 yılında İzmir’de Kaos GL İzmir grubunun kendi mekânına kavuşması ile birlikte, LGBTT bireylerin örgütlendiği mekân sayısı beşe yükseldi.

Her Yer, Hiçbir Yer…

Tüm mücadeleye ve kazanımlara rağmen mekânsal ve toplumsal dışlanma elbette genellikle önce ailede başlayarak toplumsal yaşamın her alanında kendini göstermeye devam ediyor. Ailede evden kovma şeklinde yaşanabilen mekânsal dışlanma, çeşitli alanlarda farklı biçimlerde tezahür ediyor. Örneğin eğitim alanında, özellikle travesti ve transeksüel bireyler dış görüntüleri nedeniyle görünür olan cinsel yönelimleri dolayısıyla, etiketlenmeden kaçınmak için eğitimlerini sürdürmemeyi tercih ediyorlar genellikle. Eğitim hakkı Anayasa’nın 42. maddesi ile düzenlenmiş ve her vatandaş için güvence altına alınmış olduğu halde, travesti ve transeksüel bireylerin eğitim hakkı adeta görünmez kanunlarla ellerinden alınıyor. Zira etiketlenmeye karşı hakları güvence altına alınmamış bireyin, buna karşı tek başına direnmesinin beklenmesi dışında özel hiçbir koruma sağlanmıyor. Bu şekilde aslında eğitim alanından bir mekânsal dışlanma da gerçekleşiyor.

Bir şekilde eğitim sürecini tamamlamış LGBTT bireyleri ise bu defa istihdam alanındaki dışlanma bekliyor. Devlet görevinde çalışan tek bir travesti veya transeksüel birey olmaması dahi bu durumun en somut göstergesi. Dış görünüşleri ile cinsel yönelimleri ayırt edilemeyen lezbiyen, gey ve biseksüel bireyler ise işten atılma korkusu ile iş yerlerinde cinsel yönelimlerini gizlemeyi tercih ediyorlar. Cinsel yönelimi nedeniyle işten atılan pek çok LGBTT birey olmasına rağmen, yeniden dışlanma ve açığa çıkma korkusu ile, bu durum yargıya nadiren intikal ediyor. Bu da istihdam alanındaki mekânsal dışlanmanın bir tezahürü aslında. Keza, Devlet Memurları Kanunu’nda yer alan “genel ahlâka uygun davranmak” yükümlülükleri devlet görevlisi eşcinsel bireylerin açığa çıkmasını neredeyse imkânsızlaştırdığı gibi, özel sektörde de hemen hemen aynı süreç işliyor. Devlet görevlilerine ilişkin çıkarılan pek çok özel kanunda da benzer düzenlemeler yer alıyor. Ancak bunun en çarpıcı ve açık örneği elbette Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki düzenlemeler.

Türk Silâhlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nin eki Hastalık ve Arızalar Listesi’nin 17. maddesindeki düzenlemeye göre; “psikoseksüel bozukluğu olduğu tespit edilenlerin, seksüel davranış bozukluklarının askerlik ortamında bilinerek sakıncalara yol açması, bu durumun kıt’a anketi veya resmî belgelerle saptanması, ileri derecede psikoseksüel bozukluğu olduğu tespit edilenlerin, seksüel davranış bozukluklarının tüm yaşamlarında ileri derecede belirgin olması, askerlik ortamında sakıncalı bir durum yarattığının ya da yaratacağının gözlem veya belgelerle saptanması halinde, askerliğe elverişsiz kabul edilecekleri ve askerlik yapmalarına izin verilmeyeceği” hüküm altına alınmıştır.

“Psikoseksüel bozukluk”la kastedilen eşcinsellik, “ileri derecede psikoseksüel bozukluk”la kastedilen ise travesti ve transeksüelliktir. Bu düzenleme GBTT bireyleri hastalıkla tarif ettiği gibi, bu hastalığın askeriyede görev yapamayacak ve askerlik hizmetini yerine getirmeyecek kadar kabul edilemez olduğunu da söyleyerek, GBTT bireyleri açıkça etiketlemekte ve dışlamaktadır. Üstelik Türkiye’deki askeri psikiyatri, tüm dünyada kabul edilen ve psikolojik hastalıkları tanımlayan Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-IV adlı kriteri yerine, aynı kuruluşun DSM-II kriterini esas alarak eşcinsellik, travestilik ve transeksüelliği hastalık kabul etmektedir. Ancak, eşcinsellik, travestilik ve transeksüellik 1974 yılında DSM-II’nin listesinde hastalık olmaktan çıkarılmış, bundan sonra Amerikan Psikiyatri Birliği DSM-III ve DSM-IV adlı kriterleri yayınlamıştır. Yukarıda anılan düzenleme, psikiyatride 1974’ten beri terk edilen bir uygulamaya dayanmakta ve GBTT bireylere yönelik açık bir ayrımcılık içermektedir. GBTT bireylerin askeriyeden dışlanması, aynı zamanda askeriyeye ait mekânlardan dışlanmayı da içermektedir.

Dışlama elbette bunlarla sınırlı kalmamakta ve gündelik hayatın her alanında tezahür etmektedir. Toplumsal cinsiyet kalıplarının tezahürü olarak bireylerin belli bir yaştan sonra evlenmesi beklenmekte ve evlenmemiş olan LGB bireylere yönelik çevrenin soruları ve merakı asla bitmemekte, yalnız veya birlikte yaşayan LGB bireyler bitmek bilmeyen bir gözetleme ve merak kuşatması altında kalmaktadır. Bu, komşulardan akrabalara, esnaftan iş arkadaşlarına kadar sonsuz bir zincir olarak uzanmaktadır. Cinsel yönelimleri görüntüleri nedeniyle genellikle açık olan travesti ve transeksüel bireyler ise yaşamlarının her anında toplumsal alana her adım attıklarında bir şiddet, nefret, dışlanmaya maruz bırakılmaktadır. Bu nedenle travesti ve transeksüel bireyler gündüz karşılaştıkları bu dışlanmadan kaçınmak için geceleri yaşamaya mahkûm edilmektedir. Zaten istihdam alanının dışına itildikleri için seks işçiliği yapmaya zorlanmaktadırlar. Aynı şekilde barınma hakları da çoğunlukla ellerinden alınmakta, ancak büyük şehirlerin belirli bölgelerine sığınarak buralarda yaratabildikleri gettolarda yaşamaya mahkûm edilmektedirler. Oluşan bu gettolarda LGBTT bireyler bir yandan kendi güvenlikleri için dayanışma ağlarını kurmak zorunda kalmakta, bir yandan da toplumdan giderek kopartılıp yalıtılmaktadırlar.

Dışlama halen, özellikle travesti ve transeksüel bireyler için, emniyet ve toplum tarafından el ele yürütülen bir süreç olarak gündelik yaşamın olağan bir parçası halinde devam etmektedir. Emniyet tarafından travesti ve transeksüel bireylere sırf görüntülerinden dolayı Kabahatler Kanunu’ndaki düzenlemelere dayanılarak sürekli olarak para cezası kesilmekte, bu şekilde kamusal alana çıkmaları engellenmeye çalışmakta ve kamusal mekândan dışlanmaktadırlar. Bunun yanı sıra, özellikle İstanbul Beyoğlu’nda travesti ve transeksüel kadınların ikamet ettiği evler, fuhuş yasal olarak suç olmadığı halde, fuhuş gerekçe gösterilerek mühürlenmekte ve bu şekilde barınma ve ikamet hakları sürekli gasp edilmekte, mekânsızlaştırmaya çalışılmaktadırlar.

Son olarak, en bilinen örnekleri gazeteci Baki Koşar, Dilek İnce ve Ahmet Yıldız’ın öldürülmesi olmak üzere, pek çok LGBTT bireyin sırf cinsel yönelimlerinden ötürü nefret cinayetlerine kurban gitmesi, LGBTT bireylere yönelik dışlamanın yok etmeye kadar varabildiğini çarpıcı bir biçimde göstermekte ve mekânsal dışlamanın, LGBTT bireylerin gezegen üzerinde var olmasına tahammül edememeye kadar uzandığını göstermektedir.

Sonsöz Yerine…

LGBTT bireylere yönelik dışlama her gün hayatın her alanında devam etmektedir. Hastaneye kan vermeye gittiğinizde doldurduğunuz formda dahi eşcinsel olup olmadığınız sorularak, kanınızın bile tehlikeli olabileceğine işaret edilmektedir. Ülker Sokak, Esat-Eryaman ve Bursa olayları LGBTT bireylere yönelik dışlamanın kitlesel ve görünür hale gelip kayıt altına alınmış halidir yalnızca. Dışlama çoğunlukla aileden başlayıp sokakta, eğitim, istihdam, sağlık, barınma gibi en temel haklara dahi kavuşamama şeklinde tezahür ederek yaşamın her alanında her gün süren bir süreçtir hâlâ. Sosyal güvencesi genellikle olmayan travesti ve transeksüel bireyler için sağlık hizmetlerine erişim dahi oldukça zor bir süreçtir. Bir şekilde paralı sağlık hizmetinden yararlanırken dahi, sağlık personeli ve hastanede bulunan insanların tutumları ile bir aşağılama ve dışlamaya tabi tutulmaktadırlar. İnsanlar bakışları ile dahi “Burada ne işin var, senin burada olmaya hakkın yok” duygusunu rahatlıkla geçirebilmektedir. Özellikle travesti ve transeksüel bir bireyin yolda yürümekten alış-veriş etmeye kadar sokakta yaşadığı her an, insanların mekânın kendilerine ait olduğunu ve bu mekânlarda travesti ve transeksüel bireylere yer olmadığını hissettirdiği bir sürece dönüşmektedir. Bunu anlayabilmek için travesti ve transeksüel bir bireyle gündüz yaşamında herhangi bir yerde birkaç saat geçirmek dahi yeterlidir.

Ancak, LGBTT bireyler binlerce yıldır yok sayılan tarihlerine ve gördükleri tüm şiddet, zulüm ve baskıya rağmen buharlaşıp uçmuyorlar. Tüm kapıları onlara kapatmaya çalışanlar da; “Peki nereye gidecekler?” sorusunu kendilerine sormuyor. LGBTT bireyleri kendi görüş alanının dışına çıkarmaya çalışan toplumsal bileşenler, hiyerarşinin en alt basamağındaki LGBTT bireyleri kolayca gözden çıkarırken, kendilerinin hiyerarşinin hangi basamağında durduğunu sormuyor. Oysa gözden çıkarılan en alt basamak, kaçınılmaz olarak sıranın bir üst basamağa gelmesini sağlayacaktır.

Burada bir karar vermek zorundayız hep birlikte. Arkamızı döndüğümüzde hiçbir basamak kalmadığını mı görmek istiyoruz, yoksa artık hep birlikte yaşamayı öğrenmek mi?

Not: Bu yazı “cins cins mekan” adlı kitapda yayınlanmıştır.

Sisi’nin T’si

Transseksüel Seyhan Soylu namı diğer Sisi’nin aklına hayranım doğrusu. Rivayet edilir ki, yıllar önce diskotek 1001’de konsomatrislik yaptığı sırada tanıdığı gazetecilere, “bu gece kulübümüz Türkiye’nin en güzel travestisini seçecek” haberini uçurur. Gece kulübe doluşan gazetecilere, etrafına topladığı travestilerin ortasında başına taktığı taçla durup iki elini havaya kaldırarak poz verir ve “arkadaşlar yarışmamız bitti ve Türkiye’nin travesti kraliçesi ben seçildim” der. Dadaaaa.. dadaaa!! Olay bitmiştir. Seyhan Soylu artık Türkiye’nin travestiler kraliçesidir. İşte meşhur Sisi böyle doğar. Doğrusu ben böyle organizasyona ancak şapka çıkarırım. İleride organizasyonluğu profesyonel anlamda meslek haline getirecek olan Sisi’nin asıl şapka çıkarılacak icraatı ise 28 Şubat darbe sürecinde gizliydi. Postmodern darbeden yıllar sonra Nuriye Akman’a verdiği röportajda “’28 Şubat’ın gizli kahramanı benim. Bazı komutanlar beni alnımdan öptü” dediğinde hepimiz küçük dilimizi yutacaktık. Biz dilimizi yuttuk yutmasına ama Sisi gerçekleri söylüyordu. Refah-Yol iktidarı döneminde askerlerin desteğinde “Strateji” isimli bir dergi çıkarılmış ve bu derginin editörlüğünü Sisi almıştı. O dönem tv ve gazetelerde boy gösteren Müslüm Gündüz-Fadime Kalkancı mizansenlerinin de bu dergi ve ekibince tezgâhlandığı ortaya çıkacaktı. Yani evet ger çekten Sisi 28 Şubat’ın gizli kahramanıydı ve o öpücük boşuna alnına konmamıştı.

AKP iktidarının askerle zıtlaşmasının had safhada olduğu cumhuriyet mitinglerinin yeri göğü inlettiği dönemde Sisi bu kez cumhuriyet kadınları projesiyle gündeme gelecek, gazeteci Nur Çintay olaya “Cumhuriyet Sisi’ye kaldıysa..” türünden bir küçümsemeyle yaklaşacaktı. Sisi’nin cinsel kimliğine vurgu yapan bu çirkin yargılama elbette beni bile Sisi tarafına itmişti ancak Çintay’ın Sisi’deki gücü görmezden gelmesi asıl şaşırtıcı olandı. Nitekim Ergenekon’un bilmem kaçıncı dalgası sonrasında gözaltına alınan Sisi, savcılık çıkışında, diğer tüm zanlı ve şüphelilerin aksine şaşırtıcı açıklamalarda bulunacaktı. CHP lideri Baykal bile ikide bir Silivri’ye selam yollaya dursun Sisi, “sayın savcım beni bazı konularda ikna etti. Bilmediğimiz şeyler varmış” anlamına gelen laflar edecekti.

Bir süredir eşcinsel içerikli skandal derecesinde yayınlarıyla ilgi çekmeye çalışan bir kanal var. Adı Kanal T. Ne yalan söyleyeyim hâlâ izlemiş değilim bu kanalı. Hoş izlemeye de gerek kalmıyor çünkü dediğim gibi bu kanalın imza attığı eşcinsellik içerikli skandal yayınları anında haber sitelerine taşınıyor zaten. Tutarsızlık, seviyesizlik, aşağılama, hakaret diz boyu bu kanalın yayınlarında. Gazeteci, yazar, edebiyatçı ve gey kimliğiyle öne çıkan Ahmet Tulgar’ın Kanal T televizyonunda maruz kaldığı hakaret bunların başında geliyor elbette. Tulgar “Biribirimize” isimli kitabı için çağrıldığı programda, söz dönüp dolaşıp Tulgar’ın gey kimliğine geldikten sonra, daha önce kendisine söz verildiği halde ne olduysa olmuş programa kim olduğu belirsiz bir psikolog bağlanarak, hem Tulgar’ı hem de onun şahsında tüm eşcinselleri deyim yerindeyse yerin dibine batırmış. Eski müdürü Reha Muhtar’a “ağbi, tuzağa düşürüldüm, rezil edildim” derecesinde dert yanacak çapta aşağılanmış anlayacağınız. Dile kolay programa bağlanan psikolog, “eşcinsellik bir hastalık mıdır?” sorusuna sıkı durun aynen şu cevabı vermiş, verebilmiş: “Eşcinsellik hastalıklı ruhların bir tercihidir”. Tulgar çareyi programı terk etmekte bulmuş. Reha Muhtar Tulgar’ı savunmak için kaleme aldığı yazıda ise hem Tulgar’ın hem de programı yapan kadın gazetecinin uzun dönem kendi haber merkezinde çalıştıkları bilgisini vermesin mi? Yani tam “bana müdürünü söyle sana nasıl bir gazeteci olduğunu söyleyeyim” durumu. Yani bozacının şahidi şıracı. Kendi adıma içimden “ah be Tulgar yanlış adrese dert yanmışsın be koçum. Zamanında Reha Muhtar da çok insanı tuzağına düşürürdü. O zamanlar aklın nerdeydi” diye geçirmeden edemedim.

Bitmedi kısa süre sonra bu kez aynı programa Reha Muhtar konuk olur, karşısında da hepimizi hastalıklı ruhlara sahip olarak lanse eden o geçmişi meçhul psikolog. Tartışmışlar ve alın size bir skandal daha. Psikolog bu kez Reha Muhtar’ı “gizli eşcinsel” olmakla itham etmiş.

Yok yok bu kanal skandallar üzerinden gidiyor dediysek de bu ara sıra iyi şeyler de yapmıyor anlamına gelmesin. Mesela tam o günlerde Gabile ve Hadigayri’ye yönelik TİB’in erişim engelleme kararı gündemde olduğu için, bu kez aynı kanal bu haksız kararın geri alınması için yayınlar yapmış. İyi ki de yapmış. Mesela o yayınlardan birine imza atanlardan biri Tunç Erden Yakar. Bu şahısı turuncutime.com’daki kahvehane ağzı düzeyli yazılarından, Hrant Dink öldürüldüğü gün sıcağı sıcağına Osmanbey’e doluşan gazetecilere “evet evet gördüm katili gördüm” -sırf ekrana çıkmak için olsa gerek, çünkü verdiği eşkalin sonradan yakalanan zanlılarla alakası yoktu- saçmalamalarından ve dahası erkek arkadaşı aracılığıyla msn’de Fatih Ürek’in poposunu tüm Türkiye’ye muştulamasından tanırım. Yakar yazılarındaki seviyeyi aratmayan bir üslupla bu kez TİB’in haksız kararını eleştirmiş. TİB yasağı kaldırınca da, “İşte gücümüzü gördünüz. Siz eşcinselleri sahipsiz mi sanıyorsunuz. Biz o kadar güçlendik ki size dünyayı dar ederiz” türünde zafer çığlıkları bile atmış. Yanlış karar onun yayınları sonucu mu yoksa Kaos GL’nin yerel ve uluslararası yayınları sonucu mu kaldırıldı orası da pek belli değil ya neyse.

Şimdi bir kez daha sıkı durun bilmeyenler için söylüyorum bu sansasyonellerle ünlenmeye çalışan Kanal T’nin yayın koordinatörü de transseksüel Sisi. “Hayret mi” dediniz. Bence hayret etmek için acele etmeyin. Çünkü ben kedi adıma bunu duyduğumda hiç de hayret falan etmedim. Bu kadar kısa sürede bu kadar garip skandallara imza atabilen bir yayıncılığın arkasında da olsa olsa Sisi olurdu. Gerçi Reha Muhtar’a yönelik suçlamada yayına bağlanıp “insanları bu şekilde töhmet altından bırakmanın yanlış olduğunu” söylemiş söylemesine de siz asıl eşcinselliğin ve eşcinsellerin bu kanal sayesinde toplumdaki yansımasına bakıp öyle verin kararınızı. Ne demiş psikolog? “Eşcinsellik hastalıklı ruhların bir tercihidir”. Ne TRT ne de 20 yıllık özel yayıncılık boyunca ben eşcinselliğin ve eşcinsellerin bu derece aşağılandığına şahit olmadım. Toplum mühendisliği nerde Sisi orda. Dün Refah-Yol’u düşürmek uğruna yoktan var edilen bir irtica senaryosunun arkasında olan Sisi, bugün de eşcinselliğin hastalık olduğu, tedavi edilebilirliğinin salık verildiği nerden estiği de gayet açık olan bir rüzgârın arkasında neden olmasın? Üstelik Ergenekon savcısı tarafından da ikna edilmiş bir şekilde.

İyi mi olacak kötü mü olacak bilemem ama Sisi eşcinselliğe de el atmış görünüyor. Cumhuriyet kadınlarına el atmasıyla ilgili ne demişti Nur Çintay? “Cumhuriyet Sisi’ye kaldıysa…”

Yok yok ben gene de Nur Çintay gibi düşünmüyorum.

Piksel Piksel Transfobi

Ayyh, yaz geldi sevgili kükü, çok da fena geldi! Bilgisayar başında terleme mevsimi. Beyinlerin kafatası içinde haşlanma mevsimi. Hele ki ‘zatı muhterem’ gibi yılın 12 ayı bilgisayar başındaysanız, kafanız, zihniniz, diliniz, klavyeniz 1 yazıyla ahlâk polisi kesilebiliyor! Öyle keskin ki sevgili Kaan Sezyum, beğenmediğiniz İstanbul’un birer pisliği gibi servis ettiğiniz travestileri, seks işçisi kadınları katleden insanları birer kahraman ilan etmediğiniz kalmış. Çocukların ahlâklı yetişmesi için, dini için, erkekliğine b.k sürmemek için, hatta güzel koktuğu için ‘has erkekler’ öldürüyor o fuhuş yapan insanları. İnsan pardon kadın, çok pardon kadın bile değil travesti!

Çok sevgili Kaan Sezyum, internete ulaşabilen birçok kişi gibi bende yaptığınız işlerden haberdar oluyordum, arkadaşlar arasında muhabbetiniz çokça dönmüştür. Bir arkadaşım Radikal’de ki fotoğrafınıza bakıp “evrimleşememiş” demişti de; kiki kiki gülmüştük. Kiki demişken, yakın zamanlar da bir arkadaşım beni “sezyumlu geceler”e davet etmişti! Davet eden arkadaşım Gey! Tesadüfe bakın ki sanatçı. Öyle ya travesti olacak hali yok! Dediğiniz gibi her işin bir yeri bir zamanı var! Yakın dostlarınızı bilemem ama az çok tahmin ediyorum ki etrafınızda bolca Gey, Biseksüel ve Lezbiyen var… Ama onların kafası basıyor tabi anti-akepeciliğe, anti-tayyipciliğe, onlar sanatçı, danışman, mimar, hoca ve bir o kadar hazzetmezler travestilerden! Bilirim çok ‘kırık’ olanları da vardır aralarında aman canım onlarda geceye renk katar işte!

Nereden çıktı bu İstanbul Amsterdam kıyaslaması? Belli ki arkadaşlarınız Amsterdam’a pek bir försklas gitmişler; ki Amsterdam’ın da iti kopuğu çoktur, orada da transfobikler vardır! Ne hikmetse bu fobiklerin başını da “islamafobi” diye diye ağızları kurumuş Müslüman tayfa çeker! Amsterdam’da bahsettiğiniz kurtarılmış bölge fikrini ortaya atanlar inanın sizin gibi düşünmüyordu, Türkiye’de sizin bu düşüncelerinize denk gelen kişi biraz araştırırsanız bulacaksınız Necmettin Erbakan hoca efendidir… (sanki seks işçilerini tek müşterileri kamyon ve tır şoförleriymiş) gibi “Adapazarı yolunda toplu bir yer yapalım kent içinde ki fuhşu buraya taşıyalım gibi” abuk bir fikirleri bile vardı bir zamanlar! O ahlâkını koruduğunuz çocuğa bile sorsanız size söylerdi: bir gece ansızın çıkacak bir yangında toptan temizlik fikrini!

Demeden edemeyeceğim zaten 1 Mayıs’a TÜRK halkının eğlenmeye gittiğini düşünmek hatta bir güzel eğlendiklerini söylemek bile radikal gazetesinde değil de daha çok yeni şafak, zaman veyahut vakit’te filan okunacak bir algıdır! Bahsini ettiğiniz caddeler, bulvarlar halihazırda ahlâk temizliğine tabii tutulmadı ama cihangir, galata pekala tertemiz artık… bir de Fatih’te Çarşamba muhiti var… Ama ne hikmetse 3 km ötesinde Çapa’da travestiler saat 12 dedi mi atıyorlar kendilerini caddeye! Müşterileri de tabii Mars’ın Pudra vadisinden geliyor!

Evet, sevgili Kaan Sezyum ben bu cumartesi okudum bu vahim yazıyı yaz güneşine bağlıyorum ve umut ediyorum ki, apaçık hedef gösteren ve apaçık nefret ve kine zemin hazırlayan, çanak tutan bu yazınızdan dolayı özür dilersiniz. Size yakışan budur.

Türkiye, Ayrımcılığın Önlenmesi İlkesine Uymuyor

Avrupa Komisyonu’na göre Türkiye’nin ayrımcılıkla ilgili yasal çerçevesi AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değil. Temel haklar alanında lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylere yönelik ayrımcılık devam ediyor.

Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Avrupa Komisyonunun hazırladığı “Türkiye 2010 Yılı İlerleme Raporu”nun gayri resmi çevirisini yayınladı.

İlerleme Raporunda, temel haklarda LGBT’lere yönelik ayrımcı uygulamalar sıralanıyor. Derlediğimiz başlıklar şunlar:

Ayrımcılığın Önlenmesi İlkesine Uyulmuyor
Ayrımcılığın önlenmesi ilkesi Anayasada güvence altına alınmıştır ve bu ilke çeşitli kanunlarla da teyit edilmektedir. Hükümet, ayrımcılığın önlenmesi ve eşitlik kurulu tesis edilmesine yönelik taslak Kanun hakkında sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve ilgili makamlarla danışmalarda bulunmuştur.

Bununla birlikte, mevcut yasal çerçeve AB müktesebatıyla yeterince uyumlu değildir.
Lezbiyen, gey, biseksüel ve transeksüellerin (LGBTT) cinsel yönelimleri nedeniyle işten çıkarıldığı ayrımcılık vakaları görülmüştür.

“Alenen teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı işlenen suçlar” hakkındaki Türk Ceza Kanunu hükümleri zaman zaman LGBTT’ye karşı ayrımcılık yapmak amacıyla kullanılmaktadır. Kabahatler Kanunu sık sık travesti ve transseksüelleri para cezasına çarptırmak için kullanılmaktadır.

Devlet Bakanı Kavaf Ayrımcılığa Yol Açıyor
Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’nın eşcinselliğin bir hastalık olduğuna dair ifadeleri, LGBTT toplumu ve insan hakları örgütlerinde tepki yaratmıştır. Siyasi şahsiyetler tarafından yapılan olumsuz yöndeki bu klişeleştirmeler, LGBTT kişilerine karşı ayrımcılığa daha fazla yol açabilir.
LGBTT örgütlerinin kapatılması yönündeki mahkeme davaları, raporlama dönemi boyunca
olumlu yönde sonuçlandırılmıştır.

Homofobik Şiddetin Faillerine İndirim Yapılıyor
Homofobi fiziksel ve cinsel şiddet vakalarıyla sonuçlanmıştır. Ahiren Ankara’da transseksüel kişilere karşı polis tarafından uygulanan şiddetin yanında, travesti ve transseksüellerin öldürülmesi endişe verici bir durumdur. Mahkemeler, transseksüel ve travestilere karşı işlenen suçların faillerine “haksız tahrik” ilkesini uygulamıştır.

TSK Aşağılayıcı Tıbbi Testler Uyguluyor
Türk Silahlı Kuvvetleri yönergesinde, hâlâ, eşcinselliği “psikoseksüel” bozukluk olarak
tanımlamakta ve eşcinselleri askerliğe elverişsiz olarak addetmektedir. Askere çağrılan
kişilerin, eşcinsel olduklarını beyan etmeleri halinde fotografik kanıt sunmaları
gerekmektedir. Bazı kişilerinde aşağılayıcı tıbbi testlerden geçmeleri gerekmiştir.

Vicdani Ret Hakkı Tanınmıyor
Vicdani retçilere yönelik dini temelli adli takibatlar devam etmektedir. Vicdani ret hakkının
kamu önünde savunulması mahkûmiyete neden olmuştur. AİHM’nin vicdani retçilere ilişkin verdiği kararları hâlâ uygulanmamıştır. Türkiye vicdani retçilerin mükerrer yargılanmasını ve mahkûm edilmesini önleyecek yasal bir düzenleme yapmamıştır. Yehova şahitlerinin birçok üyesi hakkında vicdani retçi olarak mahkemelerde dava açılmaktadır. Askeri bir mahkeme vicdani ret hakkını reddetmiştir.

Ayrımcılıkla Mücadele İş Kanununda İlerleme Kaydedilmedi
Ayrımcılıkla mücadelekonusundaki AB müktesebatının aktarımına yönelik ilerleme
kaydedilmemiştir. İş Kanunu, bir iş sözleşmesinin sonuçlandırılmasından önceki döneme
uygulanmamaktadır. Türk mevzuatında doğrudan ve dolaylı ayrımcılığın tanımı yoktur. Irk veya etnik köken, din veya inanç, engel, yaş ve cinsel yönelim temelindeki ayrımcılığı kapsayan AB müktesebatı aktarılmamıştır.

Örgütlenme Özgürlüğü Engelleniyor
Yargıtay, 2009 yılı sonunda lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve travesti (LGBTT)
Lambda Derneğinin kapatılması kararını bozmuştur. Benzer bir olayda İzmir Valiliği, Siyah
Pembe Üçgen LGBTT Derneği hakkında ahlak kurallarının çiğnendiğini iddia ederek yeni bir kapatma davası açmıştır. Mahkeme, Cumhuriyet Savcısının davanın düşürülmesi istemini kabul etmiştir.

Derneklere ilişkin yasal çerçeve büyük ölçüde AB standartları çizgisindedir. Bununla birlikte, dernekler, yasal zorunlulukları yerine getirmede zorluklarla karşılaşmakta ve bazıları orantısız denetimlere maruz kalmaktadır.

LGBTT dernekleri hakkında açılan kapatma davaları dernek kurma özgürlüğünün tam olarak uygulanmasını engellemektedir. Toplanma özgürlüğü konusunda sahada ilerlemeler gözlenmiştir.

Temel Haklarda LGBT’lere Ayrımcılık Devam Ediyor
Temel haklarkonusunda bazı ilerlemeler kaydedilmiştir. Bununla birlikte, derneklerin faaliyetlerinden dolayı adli soruşturmaya ve orantısız denetimlere maruz kaldıkları durumlar halen devam etmektedir.
İdari makamlar tarafından LGBTT derneklerine karşı ahlaki gerekçelere dayanarak dava açılması, örgütlenme özgürlüğünün tam olarak uygulanmasını kısıtlamaktadır.

Hükümet, ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik kurulunun oluşturulmasına ilişkin bir kanun tasarısı taslağı hazırlamıştır. Türk Ceza Kanununun “teşhircilik” ve “genel ahlaka karşı suçlar”a ilişkin hükümleri LGBTT’lere karşı ayrımcılık amacıyla kullanılmaktadır. Kabahatler Kanunu, travesti ve transseksüellere para cezası uygulamak için sıklıkla kullanılmaktadır.

Memem Çıktı, Cinsel Tercihim Değişti!

Muhafazakar homofobik zihniyete heteroseksist bir tondan “Eşcinsellik hastalıktır, tedavi edilmelidir” diyerek yama olmaya çalışan transseksüellerin milletvekili adaylığının eşcinselliğe zararı telafisi mümkün olmayacak kadar büyüktür ve eşcinselliği temsiliyetle uzaktan-yakından hiçbir alakası yoktur. En fazla demokratik geçinerek göz boyayanların oy toplayabilmek için bir kullanımlık göz kalemi olabilirler. Eşcinselliği hastalık olarak gören transseksüel bir aday adayı homofobik zihniyetin tabanının ruhunu okşayacaktır çünkü “Bak eşcinseller tövbeye geldi” diye.

Eşcinsel olarak beni rahatsız edense demokratik olduğunu, herkesi kucakladığını iddia eden partilere aday adayı olanlardan çok, söyledikleriyle yaptıklarının çelişmesinden dolayı o partilerin samimiyetsizliği. Hem herkese gerçekten kucak açıyorsanız-kucaklıyorsanız parti olarak, bir kere de açık ve net eşcinsellerin adı geçsin söylemlerinizde seçim arifesinde. Kaz gelecek yerden eşcinseller esirgenebilir, hatta heteroseksizme hadımlaştırılmış koç olarak kurban edilebilirler değil mi?

Hadım yasası bütün sakıncalarına rağmen elini-kolunu sallaya-sallaya meclisten sorunsuz geçti. (Son öğrendiğim habere göre rafa kaldırılmış, seçimden sonra yasalaşacakmış.) Demokratik ve halkın partisi olduğunu iddia eden ve ilaçla kısırlaştırma konusunda tereddütleri olduğunu ifade eden muhalefetin bir milletvekilinin hadım yasası ile söylediklerine bakar mısınız: “Ancak kamuoyunda bir beklenti var. Kamuoyu beklentisi ile çelişmemek için alt komisyon çalışmaları sırasında sessiz kaldık ve olumsuz oy vermedik.”
E, siz eşcinsellikle ilgili söylediklerinizden de başkalarının beklentileri doğrultusunda sözünüzden dönebilirsiniz öyleyse. Geçmişte bir-iki milletvekilinin eşcinselliğe destekle ilgili söylediklerinin hiçbir önemi yok, olsa bile belli bir saatten sonra-seçim arifesinde olamaz değil mi? Yani sizden bir şey bekleyenler büyük çoğunluktaysa doğruyu, haklıyı göz ardı edip yanlış da olsa çoğunluğun tarafını tutacaksınız sessiz kalarak öyle mi? Aday adayı olan travesti de sadece göstermelik anladığım kadarıyla. Ha şunu bileydin dediğinizi duyar gibiyim.

Hadım yasasının insan haklarına uygun olmadığını savunan muhalif partinin bir başka milletvekili de “Bu ilaçların yan etkileri var. Travestiler kullanıyor. Bu ilacı alanların memeleri çıkabilir. Adam yarın mahkemeye gidip ’Benim memem çıktı, cinsel tercihlerim değişti’ diyerek dava açsa ne yapacağız? Ayrıca ilaç bırakıldığında cinsel saldırı durumu başlıyor. Testosteron azaltmak ödül mü ceza mı? Müebbet hapis gibi daha etkin cezalar üzerinde durulmalı” diye konuşmuş.

Bu kadarına da pes doğrusu! Eşcinselliğin hormonlarla ilgisi olsaydı, şimdiye kadar homofobik dünya testosteronla eşcinselliğin kökünü çoktan kuruturdu. Testosteron hormonu normal olan, hatta çok yüksek olan ve bedensel olarak erkekten daha erkek olan eşcinselleri nasıl açıklayacaksınız peki? Testosteron eksikliği eşcinsel olanları bir kat daha mı eşcinsel yapacak? Cinsiyet kimliğini sadece biyolojik olarak algılayan bir zihniyetin farklılıklara bakış açısı da ancak bu kadar olabilir, demokratiklikleri de iktidar sevdasına dayalı oynak olur.

Milletin vekili eşcinselliği tercih edilen cinsel seçenek olarak lanse ederse, millet ne düşünür acaba? Sanki ikramda “Çay mı, kahve mi tercih edersiniz?” der gibi. Tercih edilebilen bir şeyse, tercihler değişebileceğine göre heteroseksüeller bir denesinler bakalım eşcinselliği. Sonra gene kendi asıl tercihlerine dönebilirler bu kadar keyfi, kolay bir şeyse eğer.

Tabulara Dokunan Bir Çalışma

Sosyolog Pınar Selek’in yeniden basılan araştırma kitabı Maskeler Süvariler Gacılar, dışlama mekanizmalarını ifşa ediyor. Karakaşlı “Selek’in sosyoloji ile kurduğu bağ, çalışmalarındaki Etkileyiciliğin en önemli sebeplerinden,” diyor.

Bazen değişmeyen şeylerle ödeşebilmek için geçmişten gelen bir sese ihtiyaç olur. Şiddetin her türünün olağanlaştığı bugünlerde, 15 yıl öncesinden gelen bir kitap işte tam da bu gaflet uykularından bizi uyandıracak o billur sesin işlevini görüyor. Sosyolog yazar Pınar Selek’in bir alt kültürün dışlanma mekânı olarak Ülker Sokağı ele aldığı Maskeler Süvariler Gacılararaştırma kitabı üçüncü baskısıyla bu kez Ayizi Yayınları’ndan bir kez daha bizlerle buluştu. Odak noktasına İstanbul’da 1996’da düzenlenen Habitat II’nin hemen öncesindeki günlerde, Cihangir’deki Ülker Sokak’ta travestilere ve transeksüellere karşı uygulanan şiddeti alan Maskeler Süvariler Gacılar,güncel bir olayı iktidarın ataerkil dışlama mekanizmalarına yönelik kapsamlı bir çerçeveye oturtarak, tartışma zeminini genişletmişti. Bir sokakta birkaç travestiye yönelik münferit bir vaka olarak kurgulanmaya çalışılan dışlama operasyonu böylelikle asıl eksenine otururken, kerelerce tekrarlanışı da bu dışlayıcı şiddetle ödeşmenin aciliyetini ortaya koyuyor. Nitekim yeni baskının önsözünde Yasemin Öz, bu tekrarların temel sebebini berrak bir saptamayla paylaşıyor: “15 yıl önce Ülker Sokak’ta gördüğümüz kâbusu, beş yıl önce Eryaman’da, iki yıl önce Şişli’de gördük, bugün Tarlabaşı’nda görüyoruz. Olayların bu derece benzer olması ironik neredeyse. Ancak bu benzerlik ironiden değil, toplumsal yaşamın ataerkil-militarist- kapitalist-heteroseksist yapısında 15 yıl içinde hiçbir kırılma olmamasından kaynaklanıyor.”

13 Kişi Hayatını Kaybetmişti
Pınar Selek, her tür dışlamanın önkoşullarından olan meşruiyet zeminlerini ve dönemin siyasi- toplumsal iklimlerini sergileyerek öncelikle ataerkil iktidarın öteden beri alt kültür ve öteki olarak tanımlayıp, dışladığı topluluklarla sorunlu ilişkisini ifşa ediyor. Eşcinsellik alt kültürü istikametinde travesti ve transeksüellere, oradan da Ülker Sokağa gelen araştırma, Selek’in sokaktaki çatışmanın hemen ardından burada yaşayan travesti ve transeksüellerle birlikte geçirdiği zamana, diyalog ve ’içerden’ anlama çabalarına yaslanıyor. Araştıran-araştırılan ilişkisini ortadan kaldırma isteğiyle Pınar Selek, katılımcı gözlem ve atölye çalışması ile sözün doğrudan ana kaynağında üretildiği ve paylaşıldığı bir zeminde ilerlemiş. Tarafsız değil, nesnel ve hesap verebilir olmayı benimseyen sosyolog, bu ilk çalışmasından itibaren hep eylemle desteklenen, insana nesne değil, birey muamelesi ile yaklaşan bir bilim ahlakının da en esaslı uygulayıcılarından oldu.

Maskeler Süvariler Gacılar, yazarın dışlananları bir araya getirip, sanat aracılığıyla birlikte üretmeye ve konuşmaya başladıkları Sokak Sanatçıları Atölyesi’nin de nasıl tuzla buz edildiğini kayıtlara geçirmesi açısından okuru derinden sarsıyor. Tam da bu noktada araştırılan bir konu ve o konunun dışındakiler diye bir ayrım bulunmadığını ve dışlama mekanizmalarının her an hepimizi öğütmeye yeltenebileceğini iliğimizde hissediyoruz. Ülker Sokak’ta o dönem can güvenlikleri kalmayan ve baskılara dayanamayan travesti ve transseksüeller başka semtlere taşınmak zorunda kaldı. Daha bir yıl dolmadan içlerinden 13 kişi hayatını kaybetmişti. Pınar Selek yaşanan şiddeti, hem mekânı ’temizlemeyi’ amaçlayan dışlayan aktörler hem de burada yaşayan dışlananların gözünden anlatırken dışlananları mağduriyet kapanına sıkıştırmadan, bu deneyimden çıkan dönüşümü de yeni baskı için yazdığı önsözde özenle kayıtlara geçiriyor: “Ülker Sokağı dağıttılar. Ama hesap edemediler ki, LGBT hareketi, bu vahşet deneyimini tarihine yazdı. Sadece mağdur olmayı reddettiği, maruz kalınan vahşet üzerinden sonuçlar çıkardığı bu deneyimi, sembolik bir olay haline getirdi. Böylece Ülker Sokak, bir grup travesti ve transeksüelin yaşadığı acı olmaktan çıkarak, özgürleşme politikasının argümanlarından biri oldu.” Pınar Selek’in sosyoloji ile kurduğu kişisel bağ, çalışmalarındaki samimiyetin ve etkileyiciliğin en önemli sebeplerinden biri.

Üstten ya da dışarıdan değil, kendi duruşunu yitirmeden hep tam içinden bakmayı tercih eden Selek, dışlananlarla kurduğu ilişkiyi şöyle anlatmıştı bir söyleşisinde: “Sosyolojiye başladığım andan itibaren gerçekten nasıl bir toplumda yaşıyorum, ben nasıl bir insanım, hangi kelimelerle konuşuyorum, geleceğimi nasıl kuruyorum sorularına yanıt aradığım için toplumun bilinmeyen yerlerinde biraz kendimi de aradım. Çünkü insan sadece kendi bulunduğu çevreyi değil, dışladığını da tanıyarak kendine bakmış oluyor.” Tam da bu nedenle elimizdeki kitabı biz de kendimizle bağ kurarak okuyoruz. Ve Pınar Selek “Bunca yıl sonra bu kitabı yeniden paylaşmak, kasığımdaki kabuk bağlamamış yaraya elinizi dokundurmak gibi,” dediğinde, gerçekten oraya dokunduğumuzu hissediyoruz. Tabulara dokunmaya herkes aynı oranda cesaret edemedi belki ama dokunanlar bize de el uzatmamız için güç verdi. Zaten Pınar Selek tam da bunun çağrısını yapıyor: “Verin elinizi. Zaman makinesinin bizi götüreceği durak çok yakın. Dün gibi.” Yarınımız dünden farklı olsun istiyorsak bu çağrıya kulak verelim, birbirimize el verelim. Hemen şimdi. (sabah.com.tr)

Maskeler Süvariler Gacılar
(Ülker sokak: Bir alt kültürün Dışlanma Mekanı)